Kışın sert yüzünü göstermeye başladığı günlerdeyiz. Öyle bir yağmur yağmış ki, çamurdan ayağımın altına kilolarca ağırlık bağlamışlar sanki. Gece yürüyüşçüleri bilir, ay çıkmadan önceki saatler daha bir karanlık olur. İşte öyle bir saatte ulaşıyorum yoldaşların yaren mekanına. Beni karşılayan gerillalardan birini, küçük dev adam diye takıldığımız uzun boylu Rohat’ı, siluetinden tanıdım. Ama yanındaki arkadaşın yüzünü seçemiyorum. Merhabalaşıyoruz sadece. Hemen çantalarımdan en ağırına yapışıyor ben taşırım diye. En ağırı derken ciddiye alın, arkadaşın boyu kadar neredeyse. Çamur deryasında bana mısın demiyor. Ben tökezliyorum, ayağım kayıyor, o sırtındaki yüke aldırmadan gelip bir de bana yardım ediyor. Yolda Rohat takılıyor, bence çantalar çok ağır çikolataları şimdi yiyelim ki yükümüz hafiflesin, diyor. “Yoo ağır değil arkadaşlarla yeriz, taşıyamıyorsan onu da ver” deyip hiç yüksünmüyor. Nasıl utanıyorum, gerillanın doğasını bilmezmiş gibi kilolarca ağırlığı peşimden sürüklediğimden. 

Birkaç saat sonra, ayaklarımızın altındaki çamur katmanıyla mangaya giriş yapıyoruz. Yoldaşların sıcak gülüşleriyle yorgunluğumu da, soğuğu da unutuyorum. Uzun zaman oldu özlemişim her birini. Tam çayımızı yudumlayıp hasret giderelim derken, dışarıdan bir sesle bölünüyor sohbetimiz. “Müsaade var mı heval” diyen erkek arkadaş, “İki arkadaş gelebilir mi, arkadaşlar çağırıyor” diye devam ediyor. Anlayamıyoruz doğal olarak. Nasıl yani iki arkadaş gelsin göreve mi gidilecek, kim gelsin?! Biz daha ne olabilir diye düşünürken, Sterk kapıya doğru gidip “Ya Dr. Şiyar alemsin. Arkadaşlar iki arkadaş değil de İlke arkadaşı çağırıyor olmasın” deyince anlıyoruz. Zaten uzun ince boyuyla manganın kapısında iki büklüm duran Şiyar, utanıp iyice küçülüyor sanki bir anda. 


Adına yakışan bir takım

Böyle tanıdım Botan ve Dr. Şiyar’ı. Sonrasında da Şoreş’i, Mirza’yı, Karker’i, Çekdar’ı, Serxwebûn ve diğerlerini. Her biri ateş parçası yiğit gençlerden oluşan o takımı; fırtına takımını… Bu tanım onlara öyle uyuyor ki, hem fırtına gibi, cıva gibiydiler; hem de sadece askeri bir birim olarak takım olmanın ötesinde gerçek anlamda bir takımdılar, birdiler. Öyle bir ruhsal bütünlük vardı ki aralarında, onları birbirinden ayrı tutamazdınız. Siz tutsanız da onlar müsaade etmezdi buna. Her birini öyle sever, her biriyle güldüğünüzde sanki takımın tümü oradaymış gibi keyif alır, her biriyle birlikte heyecanlanır, birlikte öfkelenirdiniz. Diyelim içlerinden birini mangaya davet ettiniz yemeğe, mümkün değil diğerleri olmadan onun boğazından geçmezdi o yemek. Kazara bir kaçamak yapıp bir çikolata bıraktınız birinin cebine, on parçaya bölüp diğerleriyle paylaşmadan elini sürmezdi. Birinin ayağı kırıldıktan sonra, top oynayamayacak bizi izlerken üzülmesin diye iple çektikleri voleybol maçından vazgeçen bu tertemiz gençlere diyecek bir söz bulamıyordu insan. 


Sade insan en seçkin insandır

Bu yaşama öyle tutkuyla bağlıydılar, dağlara sevgileri öyle sonsuzdu ki enerjileri hiç tükenmez, yorulmak nedir bilmezlerdi. Zaten yorulsalar da bir gün olsun üstlendikleri ağır sorumluluktan gocunduklarını, şikayet ettiklerini, “ama” deyip de etrafa memnuniyetsizlik saçtıklarını görmedim hiç. Onlar üstün meziyetli olağanüstü varlıklar değillerdi elbet; sadece sade, kirlenmemiş, pırıl pırıl gençlerdi, en temiz duygularıyla bu hareketin bir neferi olmuş fedailerdi. 


O’nunla güvende hissederdiniz

Onlardan Şoreş, daha dünya Kobanê’yi bu denli tanımadan ayak bastı o topraklara. Dağlarda olduğu gibi orada da direnişin öncü gruplarının içinde yer aldı. Rojava Devriminin birinci yılında başlayan çete saldırılarında şehit düştü. O ve arkadaşlarının kıran kırana direnişi olmasaydı belki çok daha öncesinden işgal planı hayata geçecekti. O’nu hep, bizi uğurlamaya geldiğinde bir kayanın üstüne oturmuş haliyle hatırlarım. Şiyar’la ikisi 5 saat boyunca, 2 dakikalık bir veda için beklemişlerdi bir tepede. Bu Şoreş’i son görüşümdü.


Mirza bir mucizeyi başardı

Mirza da Rojava’daki çatışmalarda boyun damarına aldığı kurşunla yaralandı, felç kaldı. Doktorların söylediğine göre yaşaması mucize olan, vurulduktan sonra sadece dudaklarını kıpırdatabilen Mirza, bir mucizeyi daha başardı. Yaralandıktan sonra onu görmeye gittiğimde elleri ve ayaklarını kıpırdatmaya başlamıştı. Yine gözleri ışıl ışıldı, kabı kabına sığmayan, 5 dakika oturmayı kabahat sayan Mirza belki eski haline dönemeyeceğini biliyordu, ama üçüncü bir mucizeyi gerçekleştirmeye söz vermişti kendi kendine, tekrar gönül verdiği dağlara gidecek, fırtına takımıyla bir araya gelecekti. 


Sonsuzluğa yolculuk da aynı zamanda

Ve Şiyar ile Botan… Maxmûr’da DAİŞ saldırısı sırasında yitirdiğimiz Deniz’in şehadet yıldönümünde tam şunu yazıyordum: Elin yazmaya bir türlü varamadığı anlar vardır. ‘Ardından’ demeye dilin dönmediği, yüreğin elvermediği, aklın kabul etmediği nice güzel insanlar… Bunu yazdığım sırada, ardından demeye dilimin dönmediği bu iki yiğit genci daha kaybedeceğimizi nerden bilebilirdim. Peş peşe geldi haberleri. Şiyar, 31 Temmuz’da Adana’daki, Botan ise 10 Ağustos’ta İstanbul Sultanbeyli’deki fedai eyleminde şehitler kervanına katıldı. 


Ruhunuzu iyileştiren doktor

Dr. Şiyar’ın uzun bir zaman doktor olduğunu ya da tıp okuduğunu sandım. İlk katıldığı zaman bulunduğu bölükte aldığı ilk göreve, bölüğün sağlıkçısı olma görevine öyle dört elle sarılmıştı ki ondan iyi doktor tanımadık. En önemlisi de ruhumuza iyi gelmesiydi. Belki de gerçekten tıp okumuştu, öyle gerekiyordu-bunu hiç soramadık. Zekice esprileri, dinginliği ile yüreğinize dokunur, sizi iyileştirmenin bin bir türlü reçetelerini yazardı kafasında. 


Gülüşüyle aydınlanırdınız

“İçimdeki aceleci çocuk neden bir an olsun durmuyorsun. Nereye götürüp bırakacaksın, hangi uçurumdan fırlatıp atacaksın beni. Bırak da bir soluk alayım, paramparça olmadan önce doyasıya içeyim şu çeşmenin suyundan. Bırak da kana kana güleyim, ağlayayım” diyordu Halil Dağ Deniz ve kardeşleri için yazdığı yazıda. İşte öyle aceleci bir çocuk vardı sanki Botan’ın içinde de. Gülüşüyle aydınlanırdınız. 


Yaşarken de fedaiydiler

Bu kavgada öyle güzel, öyle mert, öyle fedai insanları tanıdık ki ne söylesen az, ne anlatsan yetersiz… Şiyar da Botan da onlardandı işte. Onlar, sadece son nefesini verdikleri eylemlerde değil, yaşarken de fedaiydiler. Bunlar ne abartı, ne de propaganda. Arkadaşlara yemek kalmaz diye sofraya en son oturan bu gençler, hava saldırısında bombalar isabet etmesin diye el ele kenetlenip arkadaşlarının üstünü örterek kendini siper eden fedailerdi... 

İçim çok acısa da, bu kocaman yürekli gençleri anlatmak istiyorum herkese. Ama gel gör ki, anlatamıyorum. Elimin yazmaya varmadığı, dilimin dönmediği o anlardayım. Şimdilik ancak bu kadarını yapabildim, beni affedin... 

Onları keşke siz de tanısaydınız. Tanısaydınız kesinlikle bu yazdıklarımın Dr. Şiyar’ı, Botan’ı, Şoreş’i anlatamamanın bir mahcubiyeti olduğunu anlardınız….



İLKE JİYAN