
Almanya, ‘PKK faaliyetlerini’ yasakladığı 22 Kasım 1993 yılından önce de Kürt siyasetine karşı özel bir tutumun sahibiydi. Özellikle 1986 gibi erken bir tarihten itibaren özel bir misyonu olduğunu imleyen epey pratiği söz konusu. Bunların başında da Düsseldorf Davası gelmektedir. Bu toplu davayla Kürt siyasetinin temel bazı aktörleri üzerinden bir bütünen PKK’nin ideolojik-politik mahkumiyeti amaçlanmıştır. Bu merkezi özelliği nedeniyle Düsseldorf Davası, belki Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesi’nde görülen PKK Ana Davası ile kıyaslanabilir. Alman makamları, başta Türk yetkililerden olmak üzere aldıkları tüm desteğe rağmen bu davada hukuki-politik bir mahkumiyeti kuracak kapasiteyi ortaya koyamamıştır. Esasında yargılananların tutumu ve Kürt toplumunun sahiplenme düzeyi, bu işin kolay olmayacağını anlamalarına yol açmıştır.
PKK yasağı ‘Düsseldorf’ üzerine inşa edildi
PKK yasağı, Düsseldorf yargılamalarının başarısızlığı üzerine inşa edilmiştir. Bu yasakla hukuki bağlardan sıyrılarak sadece Kürt siyasetçilerini değil, özgürlük iddiası olan tüm Kürt bireylerini yargılama fırsatını elde etmişlerdir. Bu yasak kararıyla, Kürtlere dair her türlü hukuk normunun üstünde bir ana kaide imal edilmiştir. Zaten 1998’de başlayan Düsseldorf yargılamalarının nihai kararı, bu olağanüstü hal yetkisine sahip merkezi idari yasak kararı sayesinde verilebilmiştir.
Yasaklama kararının verildiği 1993 yılını önemli kılan, bugünün ‘Çökertme Planı‘na benzer Kürt toplumunu ve kurumsal birikimini silmeyi amaçlayan topyekun saldırı sürecine denk gelmesidir. PKK yasağı ile birlikte Almanya’da özellikle basın ve sivil organizasyonların kapatılmasıyla Kürt toplumunun sesi çok geniş bir coğrafyada kısılmaya çalışılmıştır. Türkiye ve Almanya’yı da kapsayan koordinasyonda, PKK yasağının bugüne kadar ısrarla ve inatla, giderek daha da derinleştirilerek uygulanmasında NATO’nun payı yadsınamaz. Kürtlerle Türk devleti arasında yaşanan gel-gitli barış süreçlerinde bile bu yasakçı tavrın gevşetilmeden uygulandığı hesaba katıldığında Türkiye ile olan bağlantısını aşan daha içsel bir motivasyonla bu siyasetin sürdürüldüğünü söylemek doğru olacaktır.
I. MGK’NİN ALMAN KARDEŞİ
PKK yasağı, esasında İçişleri Bakanlığı’nın bir genelgesine dayanıyor. Hükümetler, yönetimler değişse de varlığını korumayı başaran bir idari metin. Bir idari metni zamana karşı bu kadar dayanıklı kılanın, arkasındaki bürokratik-idari ve politik gücün devamlılığı olduğu açıktır. Kendisinden sonraki tüm hükümet pratiklerini belirleyen, yasal sistemin kendisine dayanak aldığı bu karar, esasında Alman devlet sisteminin Kürt toplumuna yönelik büyük bir kuşatma, marjinalleştirme ve kriminalize etme aracıdır. Aradan geçen 23 yılın tecrübesi üzerinden baktığımızda yasağı, biraz Türkiye’deki muadili olan MGK kararlarına benzetmek mümkündür. Hatta daha ileri giderek TC’nin sistemik siyasetine dayanak oluşturan ‘kırmızı kitabın’ hükümlerinden biri olarak idrak etmek de abartı sayılmaz. En azından kuşatıcı gücü, değişmezliği ve yarattığı sonuç itibariyle ele alındığında böyle değerlendirmek mümkündür.
Teknik açıdan bu yasak, tek başına bir politik faaliyetin engellenmesi anlamını taşımıyor. Hatta bu minvalde ele alındığında pratik karşılığı olmayan bir idari işlem olarak da değerlendirmek mümkündür. Çünkü Almanya’da zaten PKK adına yürütülen bir faaliyet bulunmamaktadır. Hangi faaliyetin bu kapsama girdiği, dolayısıyla aşırı bir zorlama ve yorum işi oluyor. Tıpkı Türk savcılarının yaptığı gibi bir makaleyi, bildiriyi, açıklamayı, izinli bir eylemi, demokratik bir protestoyu, bir anmayı -yani kendi başına bu ülkenin hiçbir yasasını, kuralını ihlal etmeyen ancak PKK ile ilişkilendirilerek suçun öznesi haline getirilebilen fiilleri- suç konusu yapmaktadır. Bu nedenle PKK faaliyeti yasağı adı altında genelge çıkarıldığında idarenin yaptığı, kültür derneklerini kapatmak, gazete ve ajansların yayınlarını durdurmak olmuştur.
Sadece hukuki değil...
Bununla birlikte sadece ceza kanununu değil pek çok başka yasayı da Kürt toplumu açısından geniş bir sosyal, ekonomik ve politik baskı araca dönüştüren bir özelliğe de sahiptir. Örneğin Oturum Yasası‘na dayanarak yüzlerce Kürt bireyinin, aktivistinin; bir eyleme katıldıkları, mesela Newroz kutlamasına, Kültür Festivali’ne gittikleri, derneğe uğradıkları veya yönetim üyesi olarak görev yaptıkları, gazete muhabiri oldukları için, bunlar gibi tamamen yasal fiillerden dolayı oturumlarına el konulmakta, bu kişiler günlük imzaya tabi tutulmakta, 30 kilometre ikamet dışına çıkmaları yasaklanmaktadır. Pek çok birey, zorunlu ikameti ile işyeri arasındaki uzaklık belirlenen mesafeyi geçtiği için işinden olmaktadır. Bu idari pratiğe maruz kalan şahısların aile bireylerinin de bürokratik işlemleri işkenceye dönüştürülmektedir. Ortada isnat edilen bir suç, açılmış bir dava olmamasına karşın yasağın verdiği yetkiyle idare bu takdirini kullanmaktadır. Esasında yargısız bir cezalandırma demek daha doğru olacaktır. Tabii ki bu idari cezalarla Kürtlere derneklere gitmemeleri, politik-demokratik faaliyetlerden uzak durmaları konusunda gözdağı verilmektedir. Kazanılmış haklar bile en temel demokratik hakları için konuşan, yazan, yürüyen Kürtlerin elinden alınmakta, mevzuat bir tehdit olarak habire önlerine getirilmektedir.
Bu yasakla, Kürtler şiddet ile, terörizm ile eşitleştirilerek esasında Türk sömürgeciliğinin en kirli uygulamalarının gölgelenmesine vesile olunmuştur. Almanya’nın on yıllardır Türk devletine verdiği askeri-siyasi doğrudan destek olmasaydı bile, sadece PKK yasağı etrafında pratikleştirdiği hukuksal-idari yönelimler ve Kürtlerle ilgili yaratığı algı dahi tek başına Kürtlere uygulanan kolonyal şiddete en büyük destek olarak nitelenebilirdi. Tek başına PKK yasağı bile Türk devletinin Kürtlere uyguladığı tüm zulümlerde Almanya’nın büyük payı olmasının delilidir.
II. KOLEKTİF CEZALANDIRMA
Almanya, 80’lerden itibaren başladığı Kürtlerin özgürlük istemleri karşısında bir baraj olma rolünü 2000’lere kadar neredeyse açık ara tek başına götürmüştür. Ancak 11 Eylül 2001 sonrası ‘terörizm’in küresel bir politik-hukuki söylem halini almasıyla ‘terör listeleri’ gündeme gelmiş, PKK yasağının ruhu ve tecrübesi ‘terör listesi’yle daha geniş bir uzamda kendine uygulama olanağını bulmuştur.
Alman devleti, uzun bir zaman Kürt siyasetçilerine yönelik cezalandırma aracı olarak Ceza Kanunu’nun 129 ve 129a maddelerini kullanmıştır. Bu madde kapsamında ‘bir suç örgütünün’ üyesi olmak savıyla yargılamış ve cezalandırmıştır. Gerek PKK yasağı gerekse Alman Ceza Kanunu’nun 129 ve 129a maddeleri teritoryal bir karaktere sahiptir. Yargılanma gerekçeleri, suçun unsurları ve suça dayanak yapılan olgular Almanya’da içkindir. Zaten PKK yargılamaları öncesinde pek çok sol parti ve bireylere yönelik olarak da bu kanun maddesi uygulanmıştır.
2002 sonrasında Almanya, küresel gidişatla birlikte kendi yönelimlerini güncelleyen ve kendi sınırlarını aşan etkilere sahip bir yeni düzenlemeye gitmiştir. Ceza Kanunu’nun 129b maddesiyle gerçekleşen bu düzenleme, ‘uluslararası bir suç veya terör örgütü’ adı altında formüle edilmiş; Almanya böylelikle kendisiyle herhangi bir bağı olmasa da bu suçlamayla politik şahsiyetleri yargılama hakkını kendinde bulmuştur. 2008 sonrasında bu madde Kürt siyasetçilerine de uygulanmış, PKK eksenli tüm davalar zaman içinde bu madde kapsamında açılmıştır. Bu maddeyi ilginç kılan ve öncüllerinden ayıran önemli bir fark da, Adalet Bakanlığı’nın onayına muhtaç olmasıdır. Kimin veya hangi politik dinamiğin ‘uluslararası bir terör örgütü’ olduğuna siyasi irade karar vermekte, bundan sonra cezai süreç ancak başlayabilmektedir.
PKK yasağının yarattığı birikimle birlikte 129b maddesi, Kürtlere uygulanandan çok daha geniş bir yönelim imkanını barındırmaktadır. İdari, ekonomik ve günlük basıncı çok aşan bir kolektif cezalandırma bu maddeyle mümkündür. Aslında bu madde, Türkiye ve Kürdistan’da demokratik siyasetin tüm yapısına karşı uygulanan KCK davaları mantığına sahiptir. Bugüne kadar kitlesel bir şekilde uygulanmaması, sadece politik iradenin teveccühüdür. Bir de belki konjonktürün henüz buna uygun olmamasının...
Politik ve hukuki açıdan bu madde ekseninde bazı olguları sıralamak gerekiyor: Öncelikle Almanya ile herhangi bir bağlantısı olmasa da, ‘uluslararası bir terör örgütüne üyelik’ söylemi bağlamında Kürt politikacılarını suçlamak ve cezalandırmak demek, en azından 200 yıllık tarihsel toplumsal bir arka plana sahip ve halen de milyonlarca insanı etkileyen bir probleme doğrudan taraf olmak demektir. Kürdistan üzerinde uygulanan kolonyal rejimi tasdik edip Kürt toplumuna karşı uygulanan tüm fiili saldırı ve katliamların destekçisi olmak anlamına geliyor. Türkiye rejimini ele almadan ama tamamıyla onun söylemi, iddiaları, belgeleriyle kendi iç hukukunda Kürtleri yargılamak, esasında Türkiye adına bu işlemi icra etmek anlamına geliyor. Zaten yakın zamanda Almanya-TC arasında yaşanan gerilim esnasında, Almanya’nın PKK’yi koruduğu, yargılamadığı gibi Türk iddiaları karşısında Alman bürokrasinin, istihbaratının ve politik figürlerinin şaşkınlığı ve hemen savunmaya geçerek cevap vermelerinin nedeni budur. Halen Almanya’da 12 Kürt siyasetçisi Türkiye’ye karşı yürütülen mücadelenin bir parçası oldukları gerekçesiyle yargılanmaktadır.
Savunma bile anlamsız
129b maddesi ve uygulamasıyla aynı zamanda Türk adaletini aratacak düzeyde bir haksızlık rejimi inşa edilmektedir. 129b davaları, tüm boyutlarıyla gerçek birer politik yargılamadır. Burada bireyin fiili, şahsi sorumluluğu aranmamakta, bireyin hiçbir şekilde dahlinin olmadığı olaylar bir araya getirilerek suçlu bir organizasyon tarifi yapılmakta, bireyin sadece bu organizasyonla bağı araştırılmaktadır. Ve bireyin bu organizasyon ile bağı da -yani PKK üyeliği de- PKK Yasağı ile ilgili bölümde de izah edildiği gibi demokratik, yasal, izinli çalışmalar üzerinden kurulmaktadır. Çünkü yargılanan bireylerin ‘uluslararası bir terör örgütü’ olduğu Adalet Bakanlığı’nın onayıyla tescil edilmiş olan PKK adına herhangi bir faaliyeti bulunmamaktadır.
Bugüne kadarki yargı pratiğine bakıldığında Kürt siyasetçilerin yargılamalarında, ceza verilmesi için şart olan bu illiyet bağı nasıl kurulmaktadır? Nerdeyse iddiaların tamamı açık, basına yansıyan, izin alınmış demokratik eylemler, yürüyüşler, mitingler organize etmek, konferans düzenlemek, eylemlerde güvenlik oluşturmak, kitlenin ihtiyaçları için yemek standları organize etmek, basın açıklaması yapmak gibi işlerden oluşmaktadır. Koca bir Alman güvenlik sistemi, Kürtlerin zaten kendi ilgili birimlerine başvurarak yaptıkları tüm yasal eylemleri kendilerine suç olarak geri yöneltmek için harıl harıl mesai harcamaktadır.
129b yargılamalarına Almanya içerisinden bakıldığında yukarıdan siyasi bir mercinin verdiği onayla harekete geçebilen Savcılık mekanizmasının polise yapılmış yasal başvurulardan oluşturduğu sözde suç dosyasıyla karşı karşıya olduğu görülür. Ve bu politik-hukuki iddianame ekseninde yapılan yargılamalar da arkaplandaki politik nedenlerden azadeymiş gibi teknik bir düzeyde sürmekte ve şu ana kadar bildiğim kadarıyla da tamamıyla, yani yüzde yüz oranında, cezalandırmayla sonuçlanmaktadır. Esasında savunmayı anlamsızlaştıran, neredeyse savunma hakkının tamamen etkisizleştirildiği bir mekanizma söz konusudur. Açılmış tüm 129b davalarının cezayla sonuçlanması, bu işin adeta otomatiğe bağlanmış gibi ceza üreten bir mekanik faaliyete dönüşmesi, adil ve bağımsız bir yargılamanın olmadığının da göstergesidir. Adil yargılanma, sadece Türkiye gibi ülkelerde olduğu gibi kaba ve herkesin gözüne sokarcasına ihlal edilmiyor, 129b pratiğinde olduğu gibi anlamsız, etkisiz, sonuca kesinlikle etki etmeyen bir politik-hukuki mekanizmayla da ortadan kaldırılabilir.
III. GERÇEK BİR ELEŞTİRİ İÇİN
PKK yasağı ve özellikle de 129b ile yeniden formatlanan cezai-idari mekanizma, doğrudan Türk egemenlik sisteminin devamlılığıyla bağlantılıdır. Bu mevzuat, uluslararası sistemin Türk kolonyalizmini ayakta tutmasının araçlarından biri olarak görülmelidir. PKK yasağı ve ‘Terör Listesi’ uygulaması, Kürt halkına uygulanan bir hukuki-politik şiddet olarak görülmelidir. PKK yasağı, 129b veya ‘Terör Listesi’ni de kapsamayan bir Türkiye eleştirisi, bu açıdan anlamsız ve etkisizdir. Artık herkesin eleştirisine mazhar olan Türkiye’nin mevcut dikta rejiminin inşasında, bahse konu yasaklama ve yönelimlerle oluşan sistematik politikanın payı görülmelidir. Hiçbir hal ve şartta Almanya hükümetinin PKK yasağını tartışma konusu bile yapmaması, herkesin temel eleştiri noktası olmalıdır. Sadece Türk egemenlik sistemini eleştirmek, onunla sınırlı yaklaşmak, Almanya’da artık kimsenin itiraz etmeyeceği bir olgudur. Dolayısıyla eleştirel yaklaşım, Almanya’nın Kürt halkının özgürlük istemlerine ve demokratik taleplerine karşı tarihsel ve güncel yönelimlerini kapsamak, hatta onu merkeze almak durumundadır.
MAHMUT ŞAKAR