Travmalar tabii ki istediğimiz şeyler değildir. Fakat travmanın yıkıcı etkisi birçok zaman sadece kişiyi değil, onu çevreleyen sistemi de kapsıyor. Genel bir politik tahlil olarak, devlet dediğimiz mekanizma zaten simgeler ve semboller toplamı olduğundan, yani, bunları toplayan, bir araya getiren ve hiyerarşik olarak sıralayan bir ideoloji ve altında memurlar sürüsü olduğundan, buna darbe vuran her travma ister istemez sistemden de bir parça koparır atar. Garip bir şekilde sistemin kendine faça atmasıdır bu. Tabii ki bu faça ve kendisinin de fiili anlamda parçası olanlara karşı kullandığı bu şiddet de her zaman vardır ve sürekli bu tehdidi hazır tutar ama bunu yaygın bir biçimde kullandığında –çok şükür ki– sisteme de yıkıcı zararlar doğurur. Her yeri yukarıdan aşağıya kaplayan sistemin aynı zamanda yaşama geçirdiği bu tehdit, ironik olarak artık tehdidin kendisini ortadan kaldırdığı için, onun hegemonik etkisini de ortadan kaldırır. İşte benim sözünü ettiğim, travmanın ortaya çıkardığı yıkıcı tarafının örgütlenebilmesi çabasıdır.
Bir Marques öyküsünde vardı. Bir kitap bile okumamış çok sağlıklı ve sporcu bir kişi attan düşüp yatalak kaldığında, ancak kitapları tanır ve sözü ‘iyi ki düşmüşüm’e getirir yazar. Yoksa hiçbir kitabın verdiği tadın farkında olmaksızın geçip gidecektir. Sözünü ettiğim travmanın ortaya çıkardığı şey, tam da budur. Bu, travmanın etkisini ortadan kaldırmaz ama onun yıkıcılığında yeni bir şeyi ortaya çıkarma potansiyelini içinde taşır.
Darbeyi bahane ederek, KHK ile işlerinden uzaklaştırılan kamu emekçilerinin özellikle sol sendikalarda örgütlü kesimi, bir yandan işinden uzaklaştırılırken, aynı zamanda hiyerarşik toplumsal yapıda sahip olduğu ayrıcalıkların (!) elinden alınmasıyla, yukarda sözünü ettiğim gibi aynı zamanda bu hiyerarşi de ortadan kalkmaktadır. Şimdi bu yıkımın ortasında, daha önce teorilerimizde sık sık sözünü ettiğimiz yatay ve yeni üretim ilişkilerini örgütleyerek, hem bir yandan sistemin açlığa sürüklemeye, yalnızlaştırmaya çalışmasının tam aksine, başka-karşı-Alter bir hegemonya inşa edemez miyiz? Yok öyle sadece kelimelerden ibaret, kültürel ve tabii ki önemli ama ne yazık ki yaşamaya yeterli olamayan şeyler değil sözünü etmek istediğim, doğrudan pratiğin grisi benim dediğim. Mesela boş olan topraklarımızda, emek yoğun, ister organik diyeceğimiz ya da geleneksel, köylü tarımı kooperatifleri, bunları işlemeye yarayan üretim atölyeleri, bunları doğrudan tüketiciye (!!!), daha doğrusu halka ulaştırabildiğimiz örgütlenmeler gerçekleştiremez miyiz?
Bu, aynı zamanda yıllardır rüyalarımızı süsleyen ‘Doğaya dönme’, ‘Çocukların sağlıklı yerlerde yaşaması’, ‘Arkadaşlarımızla birlikte yaşamak’ gibi birçok ütopyanın da gerçekleşmesi olamaz mı?
Ve travmayı doğuranlara karşı, bundan daha güzel bir cevabımız olabilir mi?