Kılıçdaroğlu Yenikapı kürsüsüne “yeni bir uzlaşma kültürü” oluşturmak için çıkacağını söyledi ve çıktı. “Devletimizin kurucu partisi”nin liderinden, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tarihinin en büyük krizini yaşadığı günlerde başka bir tutum da beklenmezdi. Devlet düzene sokulacaksa, nasıl düzene sokulacağını CHP’den sormak lazım elbette. Kılıçdaroğlu bu “yüksek sorumlulukla” Yenikapı kürsüsüne çıktı ve şirazesinden çıkan devleti yeniden düzene sokmak için 12 Maddelik bir yol haritası ilan etti. 

Kılıçdaroğlu, kışlanın, caminin, adliyenin siyasetten arındırılması, liyakat sistemine geri dönülmesi, demokrasiye sadakat, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, bilimsel eğitim, laiklik ve FETÖ mağdurlarının itibarlarının iadesinden oluşan bu “yol haritası”yla devletin bozulan düzeninin onarılabileceğini düşünüyormuş.

Kılıçdaroğlu’nun basit bir sorunu var: Başta kontrgerilla olmak üzere bütün kurumları derin bir biçimde parçalanmış bu devleti hangi ilkelerle “düzene sokacağını” biliyor ama hangi “dayanak noktasından” hareketle düzene sokacağı hakkında hiçbir fikri yok? “Milli ve yerli” Cumhurbaşkanı’nın liderliğinde Yenikapı kürsüsüne çıkan Başbakan, (HDP’yi/Kürtleri dışlayarak terkib edilen) “Milli Muhalefet” liderleri, Genel Kurmay Başkanı ve Diyanet İşleri Başkanı “bozulan devlet düzenini onaracak” bir ulusal onarım merkezi mi kuracaklar? Kılıçdaroğlu’nun yol haritasını ellerine alarak bu onarım merkeziyle devletin bozulan, dağılan, çatlayan, patlayan parçalarını tamir mi edecekler? 

Hayal görmeyin. Erdoğan, Yenikapı kürsüsünü şirazesinden çıkan devleti yeniden düzene sokmak için kurmadı. Yeni bir devlet kurmak için düzenledi o sahneyi. Erdoğan Kılıçdaroğlu’nu “hadi gelin de şu devleti birlikte düzene sokalım; zaten siz de bürokrasiden geliyorsunuz, üstelik de ‘hesap adamı’sınız ferasetinizden faydalanmış oluruz” diye davet etmedi Yenikapı’ya. 

Erdoğan neyin üzerinde oturduğunu gayet iyi biliyor. Darbe sürecine karıştıklarını bile bile “dere geçerken at değiştirilmeyeceği”ni gerekçe göstererek Akar’ı da Fidan’ı da görevinde tutuyor. İki yıl önce “benim sır küpüm” dediği Fidan’la görüştükten sonra “zaten dünyada hangi istihbarat örgütünün zaafiyeti yok ki” diyebilecek kadar hesaplı bir çizgiden ilerliyor Erdoğan. Niyeti de hiç örtük değil. Devlet içinde sağlam bir “istinatgah” oluşturmak ve bu dayanağı, 20 gün boyunca sokağa çıkmaya alıştırdığı kitlesiyle destekleyerek “idamlı”, “şeriatlı”, “topçu kışlalı” yeni bir devlet kurmak. Darbe girişiminden kısa bir süre önce “iç savaş çıkarsa ezer geçeriz” diyen Erdoğan artık “ezip geçebileceğini göstermiş” bir “başkomutan” olarak, iç savaş şantajıyla yeni bir devlet kurma yoluna girdi. Erdoğan’ın bu niyeti her gün bir başka ağızdan dile getiriliyor. “Halkın silahlandırılmasını” isteyenini de gördük, “kışlalarda hareket var silahını kapan nizamiyelerin önüne koşsun” diyerek silahlı ayaklanma provası yapmaya kalkışanını da. Yeni Şafak haftalardır boşuna “iç savaşa hazır olma” çağrısı yapmıyor. 

Erdoğan kafasındaki devleti kurmak için iç savaş çıkarır mı çıkarmaz mı elbette tahmin edilemez. Ama açık olan bir şey var: Türkiye’de devletin çekirdeği kontrgerilladır. Kontrgerillanın temel yapıları olan MİT, Özel Hareket, Özel Kuvvetler ve Özel Yargı, 16 Temmuz itibariyle, kendi içlerinde ve birbirleriyle bütünlüklerini kaybetmiş ve devletin geri kalanını “düzene sokma” yeteneklerini yitirmiş görünüyorlar. Bu tablo doğruysa, “Türkiye faşizmi tarihinin en büyük krizini yaşamakta olduğunu” söyleyebiliriz. Sömürge faşizminin krizine çözüm bulmak elbette “bizim” işimiz değil. Biz, bu krizin faşizmden kurtulmak için bir fırsat olarak değerlendirilmesini ve kontrgerillaya ihtiyaç duymayacak bir Türkiye devletinin kurulmasını istemeli ve bunun için mücadele etmeliyiz. Ama iktidarını sadece faşizm koşullarında sürdürebileceğini bilen Erdoğan için bu “yol” hiç de cazip değil. O dinselleştirilmiş bir sömürge faşizmini kendi önderliği altında “sevkül ceyş” eden kitleleri kullanarak yeniden inşaa derdinde. Erdoğan, bunun için öncelike kontrgerillayı yeniden inşaa etmesi, düzene sokması gerektiğini biliyor. (ABD emperyalizmle ilişkilerin düzene sokulması bu sürecin bir yerinde mutlaka gündeme gelecek.) Zaten bunun için MİT’in, Genel Kurmay’ın ve Diyanet’in kendisine bağlanmasını istiyor. Erdoğan ihtiyaç duyduğu kontrgerilla yapılanmasını iç savaş çıkararak mı yaratacak, yoksa iç savaş tehdidiyle mi yaratacak? Anlaşılan Kılıçdaroğlu için kritik soru buydu. Kılıçdaroğlu Yenikapı kürsüsüne çıkarak, Erdoğan’a istediği mesajı verdi: “İç savaş çıkarma da ne yaparsan yap”! 

Erdoğan’ın amacına iç savaşla mı iç savaş tehdidiyle mi ulaşacağının ise gerçekte hiçbir önemi yok. Faşizm her zaman bir iç savaş olarak yaşanır. Erdoğan’ın, iç savaşla veya iç savaşsız şekillendireceği yeni kontrgerilla cumhuriyetinin, sosyalistlerin, Kürtlerin, Alevilerin, aydınların katıksız bir cehennemi olacağı ortadadır. Kılıçdaroğlu Yenikapı kürsüsüne çıkmakla iç savaş tehlikesini azaltmadı artırdı.