Birinci Dünya savaşının rüzgarlarını bahane bilip, insanlığı savurdular. Kadim dinini değiştirip Müslüman, köklerini inkarla Türk olduğunu söylemeyen Rum ve Ermeni bırakmadılar. Onları temizleyip, ana yurtlarına yerleştiler. Kültür birikimlerini de “ata mirası” yaptılar.
Kürtleri de onların akibetine uğratıp, “yok” olduklarına kendilerini inandırmak için, ordularıyla içlerine daldılar; zulmün yakası açılmadık yöntemlerini denediler.
Onları bir araya toplayıp, kitle halinde kurşuna dizdiler, bebekleri süngüden geçirdiler. İnsanlıktan ve insani duygudan öç alırcasına, kendi evlerine kapatıp, korkudan çıldırtarak, yanmanın bütün dayanılmaz acılarını yaşatarak öldürdüler.
İnsanın insana değil, ben insanım diyenin yılana, çiyana, timsaha, hiç bir canlıya reva göremeyeceği vahşilikti, bu.
Babaya, anneye işkenceyi evlada, evladın katlini anne ve babaya seyrettirdiler.
Köyleri, evlerini yakıp, insanları kendi yurtlarında mültecileştirdiler. Sahip oldukları varlıkları talan ettiler. Soydular, haraç, fidye aldılar.
Sahip oldukları her şeylerini ellerinden aldılar.
General Salih Omurtak 1930 yılında “Zilan Deresi leba leb insan ölüleriyle dolmuştu” sözleri, Atatürk de 1937’de  “Dersim’de çıbanın başı koparılmıştır” demeciyle, Türk’ün nihai zaferini ilan ediyordu.
Ama bekledikleri olmadı. Kimlik, kişilik ve öze bağlılık görünmez erdem, ruh ile inançtı. Bunlar ölümsüzle tılsımlı, görünmez değerlerdi. Görünmeze kurşun işlemiyordu.
Onlar, “hayallerini 1930’da Ağrı dağına gömdük” diye sevinirken, 1980’lerin sonlarında şaşarak, Kürtlerin kendi küllerinden şekillenip baş kaldırdığını gördüler.
Kürdistan bir kere daha ayakta, kapılarını kırıp zorla içeriye giren zalim yine zalimliğini yapıyordu. Mazlum ve masum kanıyla ellerini yıkayarak, “benim insanlık menzilim budur” diyorlardı. Bebeklerin mamasını çalıyor, “ambargo” adıyla ihtiyarların ağzındaki lokmayı kapıyor, soygun ve talandan sonra köyleri yakıyorlardı. 
Vahşetin dalgalarıyla Kürtleri sindirip, teslim alacaklarını sanıyorlardı. Tam tersi, zulüm dalgaları artıkça, Kürtlerin direnci kavileşiyor, sonları çabuklaşıyordu.
Kürdistan baştan başa başkaldırı alanıdır, bugün. Kadını, erkeği, çocuğu ve ihtiyarıyla Kürtler meydanlarda, “işgalciler, Kürdistan’dan def ol” diye haykırıyor.
Kürt liderlerden Selahattin Demirtaş, “kapılarımızı kıran işgalci anlayış, bu topraklardan gidecek” diyor ve “malumun (bilinenin) ilanıyla” Abdullah Öcalan heykelinin dikileceği günün yakın olduğunu müjdeliyordu.
Türk Başbakanı, ufukta görenmeye başlayan bu gerçeğin ifadesi dile getirilmesi üzerine, kırmızı görmüş sığır misali agresifleşiyor, kin ve taşan öfkeyle “heykel değil, bu topraklarda kaide (heykel zemini) bulamazlar” diyordu.
Oysa, Türkçede de de söylenen “büyük lokma ye, ama başından büyük söz etme” diye bir söz vardır.
 Çünkü haddini aşıp, başından büyük laf edene “dön ve arkana bak” derler.
Daha düne kadar, Ata’larının “yoktur” vasiyetine uygun olarak, Kürtlerin var olmadığı yalanında direniyorlardı. Ne oldu sonra? Ata’nın vasiyetine ihanetle, Kürtlerin var olduğunu itiraf noktasına gelmediler mi?
Katlettikleri Şeyh Said ve Seid Rıza’nın adını söylemek, Ata’larının vasiyeti üzere suç, suçun karşılığı ağır cezaydı. Bu satırların yazarını da, bu yüzden hapse koymak istemişlerdi.
Ama bugün?
Bugün Şeyh Said ve Seid Rıza, Kürdistan’ın uluları olarak törensellikle anılıyorlar. Seid Rıza’nın heykeli, doğduğu topraklardan onlara, tepeden bakıyor.
Bütün bunlar onların izniyle olmadı. Kürtler hak şinas, Kürdistan’ın onur davasında öne çıkmış, bedel ödemiş bütün evlatlarına karşı vefalıdır. Hak edene, sevgi ve saygı sunmada son derece cömert…
Şeyh Said ve Seid Rıza’nın Kürdistan halkının vicdanındaki itibarı, TC’nin bir lutfü değildir. Torunlarının ödediği ağır bedeller karşılığında, fiili olarak kazanılmış, düşmanlarının erişemeyeceği yüceliklere oturtulmuştur.
Hiç kimsenin kuşkusu olmasın, bugün Kürdistan semalarında adı yankılanan, meydanlarda posterleri dalgalanan Öcalan’ın heykeli de dikilecektir.
Bu bir hayal değil, Kürdistan’da yaşanan gerçeğin görünen sonudur. 
VE BU ARADA;
Özgür Kürdistan davasının can bedelli açlık grevleri, dün 64. günündeydi. Amed’den dönen Mustafa Gündoğdu, anlatıyordu:
“Her yerde savaş havası. TC, şehri işgal etmiş görünerek varlığını hissettirme çabasında. Zırhlı araçlar, sokak başları ve meydanlarda birer korkuluk. Ama şehir halkı, korku hissini yenmiş. Aldırışsız halk, hücrelerine kadar açlık grevleriyle ilgili.”
Gelgelelim, özgürlük pahalıdır. Karşındaki vampir ruhlu olursa daha da pahalı.
Kürdistan, açlık grevindeki evlatlarının tutulduğu toplama kamplarına endişeyle bakıyor, vicdan yoksulu zalim de, dünyaya “onlar içeride kebap yiyor” yalanını söylüyor, sonra kan kokusu almış vampir sevinciyle ellerini birbirine sürüp, adamlarının getireceği ölüm müjdesi bekliyor, haber alamayınca “idam” diyordu, delirmişlikle.
“Hepsini idam edelim.”