Türkiye’nin 22-24 Ekim 2011 tarihleri arasında Kürt gerillalarına karşı kimyasal silah kullanması, bu ülkenin BM’nin ilgili anlaşmalarına imza atmış olmasına rağmen, biyolojik ve kimyasal silahlara sahip olduğunu bir kez daha ortaya çıkardı. Şimdi kamuoyu önce kullanılan bayıltıcı gazı ve ardından atılan Napalm bombalarıyla birlikte Türkiye’nin ne denli kimyasal silahlara sahip olduğunu sorguluyor. ABD’nin her düzeyde kontrolünde olan Türkiye’nin bu konuda ABD’ye bilgi verip vermediği, ABD’nin hangi düzeyde ve amaçla buna izin verdiği de merak edilen konular arasında. İlk açıklandığı sırada kamuoyunda “PKK propagandası olarak algılanan” ama cenazelere ulaşıldıktan sonra hiç kurşun izine rastlanmadan yanmış, tanınmaz haldeki gerilla bedenlerinin ancak kimyasal silahlar kullanılmasıyla bu hale gelebileceğinin kesinleşmesiyle özellikle Avrupa kamuoyu gündemine girmesi, dikkatleri Türkiye’nin Kürtlere yönelik savaşının boyutlarına ve olası sonuçlarına çevirdi.
25 Türk askerinin ölümünden (HPG’nin açıklamasına göre ise 81) sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “intikamımız acı olacak. Yakında göreceksiniz” sözleri, ardından Erdoğan’ın Türk basınını hizaya getirerek yeniden dizayn etmesi ve hemen akabinde Çelê’de (Çukurca) kimyasal silahlar kullanılmış olmasına rağmen Türk basını ve hükümetinin “sanki başka bir ülkeden bahsediliyormuşcasına” derin bir sessizliğe gömülmesi, olayın başından sonuna hükümetin bilgisi dahilinde yapıldığı ve “intikam” demeçlerinin de bilinen bir plana dayanarak seslendirildiğinin açık göstergesi oldu. 

Avrupa basını uyarmıştı

Newsweek dergisi, Ağustos 2010 sayısında Türk ordusunun PKK gerillalarına karşı kimyasal silah kullandığına ilişkin delillerin bu kez güçlü olduğuna dikkat çekmesine rağmen, uluslararası kuruluşlar, BM ve devletler olayı görmezlikten gelmiş ve hiçbir girişimde bulunmamışlardı. Newsweek’in Rusya baskısı ‘Kimyasal ölüm’ başlığı ile yayınlanan haberde, kimyasal silahların kullanıldığına ilişkin iddiaların ispatı durumunda, Ankara’yı büyük sorunlar beklediğini ve ekonomik yaptırımların bile gündeme gelebileceğini yazarak, uluslararası çevrelerin harekete geçeceğini umut etmişti.
Newseek dergisinin Rusya editörü ve önde gelen yazarları Elena Chernenko, Elizabeth Mastny, Pauline Eremenko’nun ‘Kimyasal ve ölüm’ başlığıyla kaleme aldıkları dosya haber de, “Kürtler bu sefer Türk ordusunun kimyasal silah kullandığını herkese ispatladı” ifadelerini kullanmıştı. Türk ordusunun 2009 Eylül ayında Çukurca bölgesinde bir gerilla birliğine karşı kimyasal silahların kullanılmasını ve bunun sonuçlarının değerlendirildiği haberde, Türkiye’deki insan hakları kurumları ve İngiliz araştırmacıların görüşlerine yer verdi. Tıpkı Alman basınında olduğu gibi Newsweek’te gerillaların otopsinsini gerçekleştiren adli yetkililerinin kimyasal izleri gizlediği ve ailelere gerekli bilgiyi vermediğine dikkat çekmişti.
Yaşamını yitiren gerillalara karşı kimyasal silahla öldürülmelerinin yanı sıra cenazelerine yapılan vahşeti de anlatan dergi şu değerlendirmeyi yapmıştı. “Öldürülen 8 Kürt’ün fotoğrafları (insani anlamda tiksindirici). Parçalanmış kafalar, oyulmuş gözler, koparılmış cinsel organlar ve deşilmiş karınlar... Cilt üzerinde kesici delici alet yaralanması ve yanıklar, asit eritmeleri ve apseler bazı ilginç işaretler… Deriler üzerindeki yaralarda yanma ve çatlama izleri var. Bu cesetler 2009 Eylül’ünde Çukurca adlı Kürt kentinin dağlık bölgelerinde Türk devleti tarafından öldürülen insanlara ait. Otopsiyi yapan adli tıp uzmanları cesetlerdeki yanma ve çürüme belirtilerini ailelerine bildirmedi, ama Kürt insan hakları savunucuları bunları fotoğraflamayı başardı.”

Üniversite kimyasalı doğruladı

Profesyonel fotoğrafçı Hans Baumann tarafından kimyasal silah ile öldürülen gerillaların fotoğraflar üzerinde inceleme yapıldığı ve bu fotoğrafların orijinal olduğunu doğruladığına yer veren Newsweek, Hamburg Üniversitesi Kliniği’nden adli tabiplerinde yaptığı inceleme sonucunda 2’si kadın 8 gerillanın agresif kimyasal silahlar kullanıldığını ve daha sonra fiziksel şiddet uygulandığı yönünde rapor hazırladığını kaydetti.
Raporun büyük yankı uyandırdığının aktarıldığı haberde, kimyasal silah kullanımının uluslararası yasalarla yasaklandığı ve Türkiye’nin de 2003 yılında bu anlaşmayı imzaladığına dikkat çekti. Türk devletinin raporlara rağmen bunun sıradan bir ‘PKK propagandası’ olduğunu açıklayarak yalanladığına yer veren dergi, BDP Siirt Milletvekili Osman Özçelik’in kimyasal silahların kullanımının insanlığa karşı bir suç olduğunu belirterek, Türkiye hükümetinin suçunu kabul ederek bunun hesabını vermeli çağrısı yaptığını yazdı. Özçelik’in bu çağrısının Avrupa basınında yer bulduğunu ve Türkiye’nin Halepçe Katliamı’nın mimarı Saddam Hüseyin ile eş tutulduğu kaydedildi.


BDP rapor hazırladı

BDP’nin konuyla ilgili bir rapor hazırladığına yer veren dergi, İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan’ın da Türk ordusunun Kürt savaşçılara karşı uzun yıllardır yasaklanmış silahlar kullanıldığını ama şimdiye kadar bir soruşturma açılmadığına ilişkin görüşlerine yer verdi.
Dergiye demeç veren İngiltere’nin Chatham House adlı araştırma kuruluşunda Kürtler konusunda uzman Robert Loi’de Türkiye’nin gerillaya karşı ‘kimyasal silah’ kullanmasını değerlendirdi. Türkiye’nin Kürt sorununu kendi iç sorunu olarak değerlendirdiğini ve kimsenin buna karışmasını istemediğini aktaran Loi, eğer uluslararası uzmanlar Türkiye’nin kimyasal silahları kullandığını ispat ederlerse o zaman Ankara’yı büyük sorunlar beklediğinin altını çizdi.

Yaptırımlar olabilir

Ekonomik yaptırımlara bile ihtimal veren ve bu sefer Türkiye’nin geleneksel ortağı Amerika’nın bile ona yardım edemeyeceğini söyleyen Loi, “Şimdi her ikisinin arası yeterince kötüdür. Geçen sene Barak Obama İsrail ve İran’a yönelik politikalarının değişmesini istedi. Ama Türkiye BM’nin yasaklarına rağmen İran’a petrol mallarını vermeye devam ediyor. Erdoğan, Obama’dan Kürtlere karşı kullanmak için insansız Reaper (Predator) istiyor. Ki ve bunlar özel roketlerle donatılmış. Şimdilik onların verilmesinde sorunlar yaşıyor. Eğer Avrupalılar bu komisyonda bu fotoğrafların doğruluğunu ispat ederse o zaman Türkiye bu silahları vermeyebilir” dedi.
Dergi de uzmanların kısa görüşlerin de yer verilirken, bu kez iddialar ile ilgili delillerin güçlü olduğuna dikkat çekilmesine rağmen 2011 Ekim ayında Türkiye aynı alanda yine kimyasal kullanarak Kürt gerillalarını katletti. (Tabi bu arada ABD, suç ortağı Türkiye’ye 4 Predator’u teslim ettiği de basında yer aldı.)

Herkes sorumluluk altında

Bütün bu verilere rağmen ne BM, ne AB, ne de uluslararası farklı güçler harekete geçti. Görmemezliğin, duymamazlığın bedelini yine Kürtler ödedi. BM Türkiye’nin imzaladığı uluslararası anlaşmalara uymamasına hiç bir yaptırım getirmedi. Dün Saddam’a ‘Kürtler senin iç sorunundur’ diyen ve Halepçe’nin oluşması için her dürlü destek veren uluslararası güçler, şimdi de Kürt sorununu Türkiye’nin bir iç sorunu olarak görüp, Türkiye’ye kimyasal da dahil her tür silahı kullanma, yapma hakkı tanıyorlar. Yarın Halepçe benzeri bir katliamın yaşanmayacağını kimse garanti edemez... Halepçe’de olduğu gibi, ardından dökülecek timsah gözyaşları da kömürleşmiş bedenleri geri getiremez.
Türkiye’de kimyasal ve biyolojik silah var mı? Bu yazının asıl konusu bu soruya yanıtlar aramak. Ama aslında pratik anlamda yanıt da verilmiş durumda. Bu nedenle böyle bir giriş yazısı gerekliydi. Zira sorulara yanıtlar, Kürdistan pratiğinde açık seçik yanıtlanmış durumda. Biz yine de bu konuda çok sayıda kaynak tarafından belirtilen, tespit edilen, dikkat çekilen Türkiye’nin kimyasal-biyolojik silahlar gerçeğini irdeleyeceğiz.

GATA’da geliştiriliyor

Kimi kaynaklara göre Türkiye’nin en büyük askeri hastanesi olan Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde (GATA), özel bir bölümde şarbon bakterileri için sterilizasyon tekniklerinin geliştirilmesi gibi çalışmalar yürütmektedir. Bu bölümün Etlik Merkez Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü ve olasılıkla da Refik Saydam Hıfzısıhha Merkezi dahil, sivil kuruluşlarda yürütüldüğü belirtilmektedir. (T.C. Savunma Bakanlığı’nın resmi web sayfasında, bir NBC bölümü de içeren Araştırma ve Geliştirme Birimi’nin örgütsel yapısını gösteren bir tablo bulunmaktadır (bir sonraki sayfadaki 1 numaralı resme bakınız). Başka bir kaynak ise; Alman TV kanalı ZDF tarafından (‘Kennzeichen D’, 27 Ekim 1999) verilen bilgiye göre, bu kimyasal test laboratuvarı Alman hükümeti tarafından sağlanmıştır.

Türk ordusu saydam değil


Türkiye, Biyolojik Silahlar Anlaşması’nı (BWC) imzalamış olmasına rağmen, bu anlaşmanın yükümlülüklerini açıkça çiğneyen bir ülkedir. Türkiye’nin saldırı amaçlı kimyasal silahlara sahip olduğu somut olarak kanıtlanmıyor olsa bile, Türkiye’nin Biyo Savunma Programı olduğu bilinmektedir. Ama BWC’ye bu konuda hiçbir bilgi vermeyerek anlaşmayı çiğnemektedir. BWC’ye Taraf Devletler arasında saydamlığı arttırmak ve güven oluşturmak üzere, her yıl Birleşmiş Milletler’e sunma zorunluluğunu çiğnemiştir.
Hükümetin saydam olmayışı nedeniyle, Türk ordusunun biyosavunma bütçesine ait kesin rakamları belirlenemiyor. Türk hükümeti ve ilgili kurumlar, Türkiye’nin biyosavunma programı konusundaki yazılı soruları yanıtlamamışlardır. Özetle, biyosavaş ajanlarıyla ilgili etkinliklerinin niteliği, boyutu ve hedefi konusundaki kuşkulara bir karşılık olarak, Türk hükümetinin saydamlık ve geliştirilmiş güven oluşturma önlemlerine karşı tavrında acilen çarpıcı bir değişiklik gereklidir. BWC  her yıl biyosavunma etkinliklerine ilişkin kapsamlı bilgi yayınlamak zorunda olmasına rağmen, Türk hükümeti, bu konuda hiç birşey yapmamaktadır.

Gizli bir anlaşma var mı?


Çözülmesi gereken önemli bir sorun, Türk ordusunun Kürt gerillalara karşı yürüttüğü savaşta kimyasal ve biyolojik önlemler kullanılmasına izin veren gizli bir direktifin olup olmaması ile ilgilidir. Türk hükümetinin bu konuyu açıklığa kavuşturmadığı için, bu belgenin sahte olup olmadığı, değilse de, bu direktifin halen yürürlükte olup olmadığı henüz tartışmaya açıktır. Bu direktif gerçekten mevcut ise, Türk hükümeti bu konuyla ilgili bağımsız bir soruşturma başlatmalı ya da soruşturmaya izin vermeli ve Türkiye’de saldırı amaçlı herhagi bir biyolojik etkinliğin yürütülmediği, hazırlanmadığı ve izinli olmadığı konusunda garanti vermelidir. (Sunshine Project Ülke İncelemeleri No. 3 Türkiye’deki Biyolojik ve Biyokimyasal Silahlara İlişkin Araştırmalar Üzerine bir İnceleme 2004)

Neden soruşturma izni veremiyor?

Türk Silahlı Kuvvetleri askeri çarpışma durumlarında, göz yaşartıcı gaz gibi sözde ‘ölümcül olmayan’ kimyasal silahlar kullanmıştır ve olasılıkla halen kullanmaktadır. En az bir olayda, silahlı Kürtlere karşı yürütülen ve 20’sinin ölümüne yol açan bir operasyonda göz yaşartıcı gaz el bombaları (grenades) kullanılmıştır. Bu olayda, ‘ayaklanma kontrol ajanlarının savaşta kullanımı’nı açıkça yasaklayan Kimyasal Silah Anlaşması çiğnenmiştir. (Savaş karşıtları, 09-12-2004)

BM’ye ‘yok’ cevabı verilmektedir 

Türk devletine ait resmi belgelere göre, Türkiye’nin biyolojik silahlara karşı savunma yapmak için bir araştırma ya da geliştirme programı yoktur. Birleşmiş Milletlere her yıl bir bildirimde bulunmak zorundadır. Bu bildirimlere Güven Oluşturma Önlemleri (CBM’ler) adı verilmektedir.
Türk hükümeti tarafından sunulan CBM’lerde sürekli olarak Türkiye’de savunma amaçlı hiçbir biyolojik araştırma ve geliştirme programının bulunmadığını ileri sürmektedir. GOÖ formatına göre, biyosavunma etkinlikleri, “hastalıktan korunma yöntemi (profilaksis), hastalığa neden olma (patojenite) ve çok zehirli olma (virülans) incelemeleri, teşhis teknikleri, aerobiyoloji, keşif, tedavi, toksinoloji, fiziksel korunma, dekontaminasyon ve diğer ilgili araştırmaları” içerir.

Kaynaklar Türk hükümetini yalanlıyor


Kamuya açık kaynaklara dayanarak, Türk hükümetinin bu resmi açıklamasının doğru olmadığı ve Türkiye’de biyosavunma çalışmalarının bir çok farklı kurumda yapıldığı belirtilmektedir. Ana kurum, Ankara’daki Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) ve NBC bölümüdür. Buna karşın, GATA’daki biyosavunma çalışmalarının boyutu, hedefi ve kesin niteliğini belirlenmiş değil. Türkiye’deki genel biyosavunma yapılanması ve bütçesini belirlemek de olanaklı olmamıştır. n DEVAM EDECEK

Küçükyalı’da kimyasal labaratuvar

GATA’da ve başka yerlerdeki araştırma ve geliştirme etkinlikleri olarak, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin İstanbul Küçükyalı’da, kimyasal test laboratuvarı olan bir NBC okulu bulunmaktadır. Türkiye bu labaratuvarları doğal hastalıklarla mücadele olarak tanımlamaktadır. Örneğin Şarbon gibi tipik biyosavaş ajanlarını içeren tüm araştırmalar ‘biyosavunma’ olarak nitelendirilemez. Alanlar birbiri içine geçtiği ve birbirine bağlı olduğu için, doğal hastalıklarla mücadele amaçlı araştırmalarla, biyosavunma (BS) kapsamında yürütülen araştırmalar arasında kategorik olarak bir ayrım yapılamayacağı açıktır. Doğal olarak ortaya çıkan mikroplar konusunda yapılan birçok tıp ve veterinerlik araştırmaları biyosavunma ile ilgili değildir.
‘Biyosavunma’ terimi için üzerinde anlaşılmış bir tanım yoktur. 1990’larda Biyolojik Silahlar Anlaşması’na ait bir doğrulama protokolü için yapılan görüşmeler sırasında, şu tanım önerilmiştir: “düşmanca amaçlar için (...) biyolojik ajanların (...) herhangi bir kullanımının etkisini (...) saptamak üzere tasarlanmış (...) araştırma (...) geliştirme (...) ve üretimini (...) içeren (...) ve/veya (...) biyolojik (...) silahların etkisini azaltmaya yönelik etkinlikler (...)”  Dolayısıyla, bu raporun amacını yerine getirmek için, BS kapsamında açıkça yapılan tüm etkinlikler biyosavunma terimi altında sınıflandırılmıştır. (Sunshine Project Ülke İncelemeleri No. 3 Türkiye’deki Biyolojik ve Biyokimyasal Silahlara İlişkin Araştırmalar Üzerine bir İnceleme 2004)
T.C.Savunma Bakanlığı’nın NBC Bölümü’nün Örgütlenme Şemasına göre, Savunma Bakanlığı’nın Araştırma ve Geliştirme Birimi’nin bir NBC Bölümü vardır. Bu birimin niteliği, konumu ve hedefleri açık değildir. Bu birim ile GATA Askeri Hastanesi’nin NBC biriminin aynı olup olmadığı da açık değildir. Bunlardan ikincisi, Araştırma ve Geliştirme Birimi’ne değil, Askeri Sağlık Hizmetleri’ne bağlıdır.


ALİ ÖZŞERİK


KAYNAKLAR:
- Döner Metin (Rolling Text) diye anılan metnin (1 Mart 2001 tarihli BWC/AD HOC GROUP/55-1) ‘tanımlar’ bölümü: http://www.opbw.org/ahg/docs/rolling%20text%20and%20annexes.pdf)
- Türk Savunma Bakanlığı’nın resmi web sayfasından alınmıştır: 
http://www.msb.mil.tr/Birimler/ARGETeknoD/Fs_ARGE.htm
Bkz. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/entrez/query.fcgi
Öncül O,Özsoy, M. F., Gül H.C., Kocak N, Cavuşlu S., Pahsa A. (2002) Türkiye’de cilt şarbonu: 32 vaka üzerinde bir inceleme. Scand J. Infect Dis 34:413-416.
- NBC Bölümü’nün web sayfasına göre: http://www.gata.edu.tr/saglikblimleri/nbc/main.htm
- Günhan O., Kurt B., Karayılanoğlu T., Celasun B. (2004) Morphological and immunohistochemical changes on 
rat skin exposed to nitrogen mustard. Mil. Med. Askeri 169:7-10
- Karayılanoğlu T., Günhan O., Kenar L., Kurt B (2003) The protective and thrapeutic effects of zinc chloride 
and desferrioxamine on skin exposed to nitrogen mustard. Mil. Med. 168:614-617
Kenar L., Karayılanoğlu T., Köse S. (2002) Laboratory conditions and safety in a chemical warfare agent 
analysis and research laboratory. Mil. Med. 167:628-633.