Suud Kralı Salman kaşağılı Şorolo, efendisinin fedaisi gibi yedi bucak, dört iklim seğirterek kaderine koşuyor. Ermenistan sınırları, Acemistan içleri, Irak, Suriye çölleri, Kürdistan dağları, onun için, fitne, fesat yayma, punduna getirince kan dökme alanıydı.
Suriye fatihi olup Şam’da şükür, şükran namazı kılamasa da, gama yer yok, keder, kasvet gereksizdi. Kürdistan, “baş eğmek ya da baş vermek” üzere, vaddedilmiş katliam yatağı olarak önünde uzanıyordu.
Kürt bebekleri, yerden çakıl kaldırıp katilin yüzüne savuracak gücü olmayan çocuklar, titrek bacakları üstünde yaylanarak adım atabilen takatsiz ihtiyarlar, Şorolonun vampir ruhunun kurbanları olarak, evlerinde mahsurdu.
Barikatlar, kum torbalarının ardında gizlemiş tümen tümen adamları, yıkım topları, tanklarını ateşledikçe o, taze kan kokusu almış kurtlar gibi dişlerini çak çak birbirine vuruyor, yandaş kalabalıklara, “bir kelle koyup on tane alıyoruz” diye övünüyordu, delirmiş gülüşlü olarak…
Ve Şorolo “mazlumun sesiyiz” diyerek yer yüzünü güldürürken, Şilan bebek, toplarının namlusundan fırlayan bombaların hedefi oluyor, uykusunda parçalanıyordu. Bahar güneşini karşılamaya çıkan 80’lik Xalê Mihcîn eşikte vuruluyor, yedi canın annesi Xaltika Taybet’in ölüsü, köpekler yesin diye yedi gün, sokakta ortasında bekletiliyordu. IŞİD İslamı, onu yerden kaldırmaya giden oğullarını kurşunlarla durduruyor, 15 yaşındaki Rahan kendi kanı içinde çıplak yatıyor, gül goncası memeleri kesik, yeri kanıyordu.
Şorolo din, iman, vicdan diye diye insani damarlarımızı katlediyordu. Cudî Dağı gibi dik duruşlu Mehmet Tunç’un etrafında kom olmuş çocukların üsüne benzin dökülüp kibrit çakılıyordu. Gencecik bedenler, Hiro dalındaki goncalar gibi içten içe kavrulup kasılarak yanıyordu.
Kürdistan dağları ve şehirlerinde gezinen hayat avcılarından biri vurulunca, medya yüreğine “ateş düşüyor”, hayat hikayeleri anlatılıyordu.
Ancak, Türk kamu oyunda Kürt’ün hayat hikayesi, sönmüş hayallerine, geride kalanları acılarına yer yoktu.
Çünkü, vicdanın çoğunluğu nezdinde onlar, yurdu işgal altında, insani hakları, temel özgürlükleri esir bir halkın bireyleri değil, doğuştan suçluydu.
Sadece ve yalnızca, “mazlum ve masum Türklere zarar olsun” diye teröristlik yapıyor, “bir teki dünyaya bedel Türk”ün canını incitiyor, ölümlere sebebiyet veriyor, “Türkün ocağına ateş düşürüyor”lardı.
Türkün ocağını saran ateşi söndürmek için kiralanan Kürtler, kendi halkının geleceğine ihanet eden kiralıklar değil, korucudan, parlamentodaki kıravatlı korucubaşı, Tayfun rumuzlu ajan-provokatör, muhbirler ağındaki ücretliye kadar kadar, hepsi birer Türklük fedaisiydi.
Fedailiklerine karşılık milletvekili, efendisinin medyasında konuşan ağız, yazan kalem olanlar vardı. Bu onun fiyatı, yani ücreti, Tayfunlaşmanın raconuydu.
Mesela, hala devam ediyor mu bilmiyorum; yakın tarihe kadar, sonradan görme kimi Türk zenginleri, ölülerini kaldırırken, sızlanıp dövünecek ağlayıcılar kiralıyorlardı. Seviyesizlik, cehalet ve zorbalık üreten Türk ırkçılığı da, bundan ilhamla, gerektiğinde cinayetler işleyecek, muhbirlik yapacak, arta kalan zamanlarda Kürt ulusal hareketine sövüp hakaret edecek, iftiralar sıvayacak vicdanı ölü, kişiliği çürük Kürtler kiralıyorlardı.
Sultan Abdülhamit döneminde kurulan Hamidiye alaylarında Türkçe bilen kiralıklara “bey”, alt kol başlarına “ağa” deniyordu.
Koruculuk, Hamidiyeciliğin yeni şeklidir. Korucu kollarının başlarına “korucubaşı” deniyor.
Tetikçilikten başka muhbirlik de işleri arasındadır. Tayfunî ilişkiler ise ayrı bir alan. Tayfunlar, “iş adamı“ veya 60’ından sonra yazar payelidir, AKP döneminde.
AKP rejiminin Kürdistan’ı topa tutarak yakıp yıkmasının yükünü, cinayetleri Kürt hareketine yıkmak da Tayfungillerin ödevleri arasındadır.
Buna karşılık polis kordonu altına dolaşır, ihale dağıtımında yüze kapar, Diyarbakır Surları enkazında arsa kapmaya çıkarlar...
Kimseye paye verip isim yazmadım. Onları iyi tanıyın düşüncesiyle genel olarak portrelerini çizdim. AKP tarafına bakın onları göreceksiniz. Sırıtıyorlar çünkü.
İçlerinde “ben bir Kürt olarak” diyerek söze başlayanlar bile var.