Meral CAMCI


Kırılganlık ilginç bir sözcük. Anlatmak istediğimizi tam olarak karşılamadığını düşünüp, başkaca bir sözcükle eksik kalanı tamamlayamayınca, ehven-i şer diyerek her seferinde kullandığımız. Hassasiyet diyor sözlükler. Bir başka öneri. Ama değil; o da değil. Eksik kalanı, o boşluğu, ince bir çatlağı doldururcasına doldurmaya çalışacağım bu kısa anlatı boyunca. Anlatı akarken yamamaya gayret edeceğim yarıkları. 

Önce bağlamı tarif edeyim; anlatının bağlamını… Üstüne çokça yazılan, çokça konuşulan bir çerçevede salınacak bu yazı. Yeni değil. Çok eski, kadim bir mesele. Güne akan, geleceğe uzayan bir konu bu. Göç, yer değiştirme, sürgün. Göç eden kalabalıklar. Yer değiştiren topluluklar. Sürülen “sürü”ler. Göç mefhumu, kabaca. Sürgün mefhumu, kabaca. Mefhumu kaba hatlarla geçip, topluluk, sürü içindeki bireyde aksedene odaklanacak bu yazı. Kırılganlığıyla, sakarlığıyla, yoksunluğuyla. Tekinsiz bir tekinlik(1) içindeki bireye. Çoğula istinaden tanımlanmış tekil bir kimlik içinde yalpalayan, rengini, dilini, onu o yapan incelikleri kaybetme tehlikesi içindeki birey.

Büyük çerçeveyi çizeyim önce. Bahsettiğim bireyin diğer figürlerle birlikte, onlarla ilişkiselliği ile olduğu kadar kopukluğu ile içine konumlandığı büyük çerçeveyi. Sınırlardan akan insanlar düşünün. O veya bu nedenle. Seyahat, merak, haz, kavuşmalar üzre değil. Zorunlu olduğu için sınıra akan, bir sınırdan diğerine akan, iş için, aş için, hava, su, toprak kısacası yaşam için akan. Ayrılmalar üzre. Kopan bireyden bahsedeceğim. 


Duvarlar, yasaklar, şiddet

Sınırları solid, elle tutulur gözle görülür çizgiler, kapılar, kontrol noktaları, pasaport polisleri, gümrük memurlarından ibaret değil de çok daha muğlak, çok ya da yaygın, çok daha geçirgen mecralar olarak düşünün. Gücü elinde tutanın çizdiği sınırlar… Çektiği setler… Ördüğü duvarlar… Ama bunların yanı sıra, hak ihlalleri, yasaklar, kısıtlamalar, işsiz-aşsız bırakmalar, hapsetmeler, ayrımcılık, sistematik baskılar ve şiddet… Başka bir uzamsallık günümüzde karşımıza çıkan. Giddens’ın(2) tanımladığı gibi tıpkı: “Zamanın ve mekanın yeniden organize edildiği (dönüşüme uğradığı) bir çağda sınırlardan akan insanlar”. Ayakları altındaki, aşina, bildik zemin kay(dırıl)an insan toplulukları. Bu insan topluluklarının içinde bir de bireyden bahsediyorum. Ve yanında taşıdıklarından. Ona kimliğini, seçimlerini ve tutumunu kazandıran “yük”lerden. Ya da Appadurai’nin(3) de dediği gibi, “bir anlamda ‘kopmanın ilişkiselliği’ şeklinde değerlendirilebilecek olan, mekansal olarak tutarlı ya da durağan olmayan nesnelerin, insanların, imgelerin ve söylemlerin oluşturduğu akıntı kolları” içindeki bireyden. Büyük çerçeve içinde pek güzel konumlanmış olabilir bu birey. Yer değiştirmiştir. Yer değiştirmeyle birlikte yeni bir kimlik edin(diril)miştir. Ama bir bakarsınız bir yerden çıkar gelir geçmiş yahut bir türlü asimile olamayan bir kimlik kırıntısı. Muhafazakar (Hristiyan Demokrat) Almanların çokça bulunduğu oldukça kalburüstü, nezih, steril bir kasabada, Poseidon adlı bir lokantada bir dor sütunu olarak çıkar karşınıza örneğin. 

Yer değiştirmek bir başlangıç ve bitiş noktası içeriyor. Demek bir yerden çıkılıyor ve bir yere konumlanılıyor. Sabit-hareket-sabit. Durağan ve tutarlı bir var oluştan kopuş, akış, tekrar durağan ve tutarlı bir varoluşa geçiş. Göç etmek, sürülmek, iltica etmek... Göçmen, sürgün ve mülteci/ilticacı. Her birinin bir önceki var oluş haliyle neden-sonuç ilişkisinin sürdüğü sözcüğe içkin. Göçmemişken, sürgün edilmemişken, iltica etmemişken ne idiyse o, geçmişin yığınını biriktirmiş zihninde ve bedeninde, bugün ne idiyse, o geçmişin ürünü olarak olmuş. O geçmişe bugün ne ise olduğu yerden bakıyor, elbette geçmiş bugünün prizmasında kırılıyor, değişiyor, ama ne yaşandıysa duruyor öylece yerinde. Bu sözcüklerin tanımladığı bireylerin kimliklerine içkin duruyor. 


Unutmak mümkün mü?

Halbuki olan biteni olduğu bittiği haliyle tanımlamamakta ısrar edenler açısından (genelde erki elinde tutanlar, devlet, kurumlar, kanunlar, medya, bilim) bu içkinlik göz ardı edilesi. Hatta kimi göçmenler, kimi sürgünler, kimi mülteciler açısından da öyle, unutulası. Kopuşun net olması arzulanıyor belli ki. Belki de bir başa çıkma mekanizması işliyor bireyler açısından. Arendt’in de ironiyle saptadığı gibidir belki de(4):

“Yaşamlarımızı yeniden kurmak istiyorduk, hepsi buydu. Yaşamını yeniden kurabilmesi için kişinin güçlü ve iyimser olması gerekir. Dolayısıyla biz çok iyimseriz”. Unutmak ve iyimserlik hakkında Arendt’in (eleştirel) saptamasının, yerinden kopup yeni bir yere o veya bu nedenle akmış olan birey hakkında verdiği ipucu bakımından hayati olduğunu düşünüyorum. İyimser olmak için unutması gerekiyor göçmenin, sürgünün ya da mültecinin. Geleceğe dair iyimser olmanın koşulu unutmak. Pek çok şeyi. Buna dil, anılar, insanlar, kentler, mekanlar, dostluklar ve dahi düşmanlıklar dahil. Göçü doğuran nedenleri de unutmalı o halde bu birey. Oradaki tutum alışı, düşünme biçimini ve eylemini de unutmalı o zaman. O neden ve sonuç silsilesi aynen ve daha da derinleşerek devam ediyorsa hele. Arendt’in 1943’te ifade ettiğinin üzerine daha ne denebilir ki? “Evimizi kaybettik, yani günlük yaşamın aşinalığını. İşimizi kaybettik, yani bu dünyada bir işe yaradığımıza dair inancı. Dilimizi kaybettik, yani tepkilerin doğallığını, jestlerin basitliğini, duyguların serbestçe dışavurumunu. Akrabalarımızı Polonya gettolarında bıraktık ve en iyi arkadaşlarımız toplama kamplarında öldürüldü. Ve bu özel yaşamlarımızın parçalanması anlamına geliyor. Bütün bunlara rağmen kurtarıldığımız anda –ve çoğumuzun birkaç defa kurtarılması gerekmişti– yeni yaşamlarımıza başladık ve kurtarıcılarımızın bize verdikleri bütün öğütleri harfiyen uygulamaya çalıştık. Bize unutmamız söylenmişti; biz de hiç kimsenin düşünemeyeceği kadar hızlı bir şekilde unuttuk”. Bu ironik anlatının her bir sözcüğüne yansıyan geçmiş. Unutmak mümkün mü?

 


Akademik özgürlük kaldı mı?

Devletler, kurumlar, yasalar, medya ve bilim açısından ise saik belli. Sistemin tıkır tıkır işlemesi sağlanacak. Madem sınır ihlal edildi. Antlaşmalarla çizilen sınırlar, yükselen duvarlar, ancak yine neo-liberal sermayenin dolaşımı adına küreselleşerek incelen, geçirgenleşilen sınırlar, bir sınırdan diğerine, içine aldığı bu yeni bireyi düzenleyip, angaje edecek biçimde karşısına yığılacak demek ki. Yabancılar şubesi, kamplar, kabul/red/iade mekanizmalarının yanı sıra, gündelik hayatın her bir dilimine akseden sakarlık, yabancılaşma, yalnızlaşma, kendi aşinalıklar dünyasından kopmuş kimliğin yeniden inşası adına unutması talep edilecek bireyden. İşte yoksunlukla daha da kırılganlaşan kırılganlık burada başlıyor. Sizden başka biri olmanız bekleniyor. Başka biri olmuş olsaydınız geçmeyeceğiniz, geçmenize gerek olmayacak olan bir başka sınırın içinde. Akademide, halihazırda baskın söyleme biat etmemiş, eleştirel bilim kuramını ve yöntemini benimsemiş ve politik olarak angaje -olmamak mümkün mü- bir üniversite için ve içinde söz söylemiş olduğu için yerinden edilmiş bilim insanına, çalışması beklenen konular bildirilecek örneğin. Akademik özgürlük kaldı mı dünyanın herhangi bir üniversitesinde? 


Küresel neo-liberal dolaşım…

Yerel ve küresel olanın tıpkı bireysel/özel ve kamusal/toplumsal ikiliğinde olduğu gibi içiçe geçmesi, Sınırlar gibi geçirgen artık bu ikilikler arasındaki ilişkisellik. Ancak bu geçirgenliğin ölçüsünü yine erk belirliyor. Özgür ve iradi seçime bağlı bir geçirgenlik değil bu. Kırılganlığın topraksızlaşması. Artık, “hiç kimseye ait olmayan toprak” kaldı mı yeryüzünde? 

Bir toprak parçasında yerinden edilmeyi doğuran ve hiç kuşkuya mahal bırakmayacak biçimde küresel neo-liberal dolaşımın müdahalesi ve işbirlikçiliğiyle ortaya çıkmış bir neden-sonuç silsilesini temize çekip, aynı karşılıklı geçirgenliğin ve kırılganlığın yeni kültürel kodlar ve yeni bir dille yeniden ve yeniden üretildiği yeni bir “yerelde” yepyeni bir hayata başlamak mümkün mü? 

Bu hafta Berlin, Alexanderplatz’da Polisle Gece Devriyesi(V) başlıklı bir haberde, polisin “şüpheli”lerin çoğunluğunu Suriye, Afganistan, Irak ve Pakistan’dan gelen gençlerin oluşturduğunu bildirdiği, bir çoğunun sabit bir ikametgahı ve çalışma izni olamadığı için geleceğe pek umutla bakamadığı rapor ediliyor.

Tekinsiz olmayan bir tekinlik kaldı mı yeryüzünde? 


***

(1) “insecure security” (Bkz.) Bauman, Zygmunt (1999), In Search of Politics, Stanford University Press, California

(2) Giddens, Anthony (1990), The Consequences of Modernity, Stanford University Press, California 

(3) Appadurai, Arjun (2001), “Grassroots, Globalization and the Resarch Imagination” (der) Arjun Appadurai, Globalization: A Special Issue of Public Culture, Duke University Press, Durham

(4) Arendt, Hannah, http://www-leland.stanford.edu/dept/DLCL/files/pdf/hannah_arendt_we_refugees.pdf

(Çev. Erdem Üngür), http://gazetekarinca.com/2017/04/hannah-arendtten-biz-multeciler/

(5) http://www.dw.com/tr/berlin-alexanderplatzda-polisle-gece-devriyesi/a-41382632