
Recep Erdoğan’ın, ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun "Suriye Kürtlerini, Türk kırımından korumaya çalışıyoruz" açıklamasına verdiği “hangi Kürt öldürüldü; teröristlerden başka” cevabı, hem doğruyu, hem de yalanı temsil ediyordu.
Doğru. Çünkü, Türk devletinin “asla değiştirilemez” ibareli “yeraltı” Anayasasına göre Kürtler, başı koparılması gereken düşmandı. Ama bu anasaya, sadece iktidarların el kitabıydı. Sıradan insanlardan gizli tutulan bir sır ve “derinlerde saklı”ydı. Bu yüzden buna “Derin Anayasa” da deniyordu.
Bir de, gözler önünde, amiyane deyimle harcı alem bir anayasa vardı. Derin Anayasa hükümleri karşısında uygulanıyor gibi yapılan ama, asla kaale alınmayan...
Kamuya açık bu anayasa ile Kürtler, angarya zamanı, dil üstünde kaydırmaca yöntemiyle, “Türklerle eşit haklara sahip birinci sınıf yurttaş”tır. Hatta, İslamo-Faşist terör AKP’nin oy zamanı seslenişiyle “kardeş” ve “sayın sevgili vatandaş”tır. Askerlikte ölen her Kürt de, “Mehmetçik”tir.
Ama bu hallerin hemen kıyıcığında, derin Anayasanın hükümleri başlar. Asıl geçerli olan ve hayatları biçimlendiren bu anayasaya göre Kürtler, sırtında sopa da eksik olmayan, takipteki iç düşmandır. Devletin sırlarından uzak tutulması gereken...
Ancak, soykırım mevsimlerinde, el alem “Kürt kırım ile yıkımı var” demesin diye, “iyi aile çocuğu Kürtler”le, imha edilecekler ayrı ayrı nitelendiriliyorlardı. İmha edilenler, dün “eşkıya” idi. Bugün terörist!..
Genelde kırımda başkaldıranlarla, pısmış, sinmiş kalmış Kürtlerle, Türklerin hizmetine girmiş olanlar arasında ayırım yoktu. Kürt Kürttü. General Kustner’ın Kızılderililer için kullandığı deyimle “en iyi Kürt, ölü Kürt”tü.
Türk devletin bu kararlığını, en iyi İsmet İnönü ifade ediyordu. Dönemin Başbakanı İnönü, 1925 yılında Şeyh Said ve arkadaşlarını asan mahkemenin, “Türkçe bilmeyenin memlekete faydası yoktur” kararıyla, bir genci de idama göndermesine itiraz eden savcı Ahmet Süreyya Örgeevren’i yazdığı mektupta şöyle diyordu:
"Gayemiz Kürtlerin ve Kürtçülüğün kafasının, ebediyen ezilmesidir. Hakim arkadaşlarınla anlaş. Gözlerinden öperim."
İnönü’nün sözleri derin anayasa hükmü ve onun emrindeki derin devlet görüşüydü. Bu görüş, bugün genel bir görüş birliği ile yer yüzü Kürtlerini içine almış, hedefe oturtmuştur.
O nedenle dün, Türk ırkçılığının kıyıcılığına başkaldırmış Şeyh Said, Seyid Rıza, İhsan Nuri Paşa ile arkadaşları, özgürlük savaşçıları değil, eşkıya idi. Bugün, ırkçı Ergenekon-Kızılelma ile IŞİD İslamcıları koalisyonunun lideri Gürcü Recep, kimseyi Kürt temsilcisi kabul etmiyor. 5 milyon 900 bin oy alan HDP de, halkın desteğiyle ordulaşmış PKK de Kürtleri temsil etmiyor. Rojava’da da PYD kimsenin temsilcisi değildir.
Bir tek Güneyli Barzani’yi, “kardeşim” diyerek kokluyor, öpüyor, bağrına basıyordu. Fakat, o da “herkesin var bizim neden olmasın?” diyerek bağımsızlık referandumu düzenleyince, bir anda “kardeşlikten düşman kategorisine” çıkıyor, haddini bildirmek üzere ordusunu sınıra yığıp savaş manevraları yaptırıyor, yeniden barışınca da, Barzanigillerin egemenlik alanlarını işgale başlıyordu.
Barzanilere muamelesi, yalanlarının deşifresiydi. Mesele, Kürtlere beslenen kin ve düşmanlıktı. Geme gelmeyen ırkçılık...
Yeryüzünde, tek bir Kürtün özürlüğü bile canlarından parça koparıyor. Türk ırkçılığı, bu tahammülsüzlükle kalıbından çıkıp yularını kopararak, Rojava’ya saldırmak üzere diş biliyor.
Rojava Kürtlerine kin ve öfke ayrıca büyüktü. Çünkü onlar, dost ve müttefik İslamcı çeteleri yenilgiye uğratmış, özgürlüklerini ilan edip yönetimlerini kurmuş, Kürtçe eğitim veren ana okulları, üniversiteler açmışlardı.
Fakat, unuttukları bir gerçek vardı: Kürtlerin tüm kazanımları, gönüllü savaşçıların kan ve ter bedeliydi. Onlar, sahip olduklarını korumak için ölümüne savaşacaklardır.
Üstlerine sürülenler ise paralı askerler kalabalığı, kiralık çeteciler, ücret mukabilinde öne sürülmüş katiller güruhu, hırsızlar ve tecavüzcülerdir.
Kiralıkların bütün çabası, ölümden uzak gitmek, kazandıklarıyla yeni bir hayat kurmak, o ücreti harcamak, yaşamaktır. Hulusi Akar, Genelkurmay Başkanıyken kendisini tutuklayıp döven, isyancı astlarına yalvarması, bu söylediklerimizin kanıtıdır.
Kiralıkların harcı değildir, direnmek. Ama halkının özgürlük davasına adanmış serden geçti kadınlar ve erkekler için, özgürlük söz konusu ise eğer, “ölüm nereden gelirse gelsin” halleridir...