Orman içinde açıklık bir yerde çekimlere başladık. Elimizde senaryo olmadığı için dolgu sahneler çekiyorduk. Atış talimi, ormanda piknik gibi sahnelerdi. Bu çekimlere sahne ve plan numarası veremediğimiz için negatiften tasarruf ediyorduk. Çünkü senaryolu çekimlerde ‘klaket’ denilen bir kara tahtaya tebeşirle sahne ve plan numarası yazılır, kameranın önüne tutulur, üç- beş kare kaydedilirdi. Bunu yapmadığımız için en azından 90- 100 metre film harcamamış oluyorduk. Öğlene doğru Güney beni tenha bir yere çekti, Maslak’taki benzinciye gidip Yusuf Küpeli’yi getirmemi söyledi. O zaman niye salı günü filme başladığımızı ve neden bu ıssız ormana geldiğimizi anladım.
Küpeli, bir dönem Dev-Genç başkanlığı yapmış bir gençlik lideriydi. Kırk yıl önce telefon çok yaygın olmadığından randevular önceden kararlaştırılır, „şu gün, şurda, şu saatte“ buluşma gerçekleştirilirdi. Eğer taraflardan biri randevuya gelemezse, buluşma otomatikman ertesi gün aynı yer ve aynı saate ertelenmiş olurdu. Benzinciye gidip bir saat bekledim, gelen giden olmadı. Randevu ertesi güne kalmıştı. Demek ki yarın yine buralara gelecektik.
Düşündüğüm gibi olmadı, Güney filme iki gün ara verdi. Sanıyorum bu arada Güney-Küpeli buluşması gerçekleşmiş oldu. Birkaç gün sonra İsrail Başkonsolosu Elrom kaçırıldı. Biz, bu arada sekizinci işgününü bitirmiştik. 17 Mayıs Pazartesi günü Güney bana bir zarf verdi, içinde Parti-Cephe’nin bildirisi vardı. Tuvalete kapanıp bildiriyi okudum. Elrom’un serbest kalabilmesi için hapisteki gençlerin bırakılması koşulu öne sürülüyor ve bildirinin radyodan okunması isteniyordu. Bu isteklere olumlu yanıt verilmedi. Sokağa çıkma yasağı ilan edilip, İstanbul ev ev arandı. Arama günü Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir ve Oktay Etiman, Güney’in Levent’teki evinin çatısında saklandılar. Mayıs’ın 22’sinde Güney’i gözaltına alıp Sansaryan Hanı’nda sekiz gün sorguya çektiler, somut bir şey bulamayıp koşullu serbest bıraktılar. Koşul, film çekimlerinin sıkıyönetim bölgesi dışında yapılmasıydı. Güney yarıda kalan filmi bitirebilmek için üç gün süre istemişti. İki gün çalışarak filmi 16 iş gününde, 3500 metre negatifle (20 kutu) bitirdik.
Daha sonra „Yarın Son Gündür“ adı verilen filmin serüveni böyle yaşandı. Apar topar çantalarımızı hazırlayıp Ürgüp’e gittik. Ara vermeden peşpeşe „Acı“ ile „Ağıt“ı çektik. Her iki filmde de küçük roller oynamak zorunda kaldım: Acı’da jandarma başçavuşu, Ağıt’ta köy öğretmeni... Bu filmleri de senaryosuz çektik. Yeni bir yöntem bulmuştuk, her sahneye bir ad takıyorduk: Doktor’un köye gelişidir, balkonda yemek hazırlığıdır, Ramazan ile Sarı Veli’nin kaçakçılarla konuşmasıdır, Bizimkilerin mallarla yola çıkışıdır, Çobanoğlu’nun Viranköy’e getirilişidir gibi...
Senaryo olmadığı için filmi sırasıyla, baştan sona doğru çekmek zorundaydık. Acı’yı 20 günde, 35 kutu negatif harcayarak tamamladık. 23 Haziran Çarşamba günü Ağıt’ı çekmeye başladık. O da 25 işgününde 4500 metre negatifle çekildi (yaklaşık 38 kutu). Ürgüp’te her gün gazetelerden ülkede olup bitenleri izliyorduk. O günlerde Sinan Cemgil ve arkadaşları Nurhak Dağları’nda katledildiler.
Yaklaşık 45 gün kaldığımız Ürgüp’ten iki filmle, 18 Temmuz’da İstanbul’a döndük. Sürgün cezamız bitmişti. Bir hafta dinlendikten sonra, 26 Temmuz’da Umutsuzlar’a başladık. Bu filmi de 23 işgününde, 4700 metre negatifle (yaklaşık 39 kutu) bitirdik. O yıllarda Yeşilçam’da eli yüzü düzgün bir film için en azından 50 kutu negatif harcamak gerekirdi. 40 kutunun altında negatifle doğru dürüst bir film yapılamazdı. Umutsuzlar’ın çekiminde Güney’le ilişkiyi sürdüren Ulaş Bardakçı’ydı. O sıcak yaz günlerinde önce Maltepe’de Hüseyin Cevahir öldürüldü, Mahir Çayan ağır yaralandı, ardından Ulaş Bardakçı Bebek’te katledildi.
Dün Yılmaz Güney’in aramızdan ayrılışının 27’nci yılıydı. Bu yazı ile hem onu anmak, hem de o yılları yaşamamış olan genç kuşaklara o günleri yaşatmak istedim.