İnsanın toplumsal bir varlık ya da oluşum olduğu hep söylenir. Toplumsallık ise son kertede ilişki demektir, ilişkilenmek demektir. Bu bağlamda insanın toplumsallaşmasının en önemli aracı gerçekten de ilişki demektir. İlişkilenmek demektir.
Toplumsallığın bir diğer önemli özelliği ise bu ilişkilenmeyi önce sağlıklı bir ahlaka oturtmasıdır. Yani biriyle ilişki kurarak hangi temeller üzerinde bu ilişkileri örmesidir. Bu ilişkiler bir toplumsallığı güçlendirip süreklileştirme üzerine mi kuruludur yoksa bu ilişkilenme var olan toplumsallığın dibine dinamit koyarak bu toplumsallığı dağıtma üzerine mi kuruludur. Toplumun hizmetindeyse, ona güç veriyorsa, onu sürekli kılıyorsa bu ilişkiler sağlıklı bir ahlaka oturmuş demektir. Yok tersi bir duruma yani toplumsallığın zayıflamasına yol açıyorsa orada geliştirilen ilişkilenme bir ahlaksızlığı ya da çirkin ve kirli bir ilişkilenmeyi ifade eder.
Bugün Kürtler yüz yıl sonra yeniden kendi kaderlerini ellerine almak için büyük bir mücadele içerisindedirler. Amansız direniyor ve amansız kavga ediyorlar. İki yüz yıl önce örülmüş olan Kürt Kapanı’nı kırmak için de -gerçekten de destanlar yaratarak hem de ağır bedelleri olsa da-mücadele ediyorlar.
Böylesine tarihi bir an’ı Kürtler yaşarlarken, Kürtleri boyunduruk altında tutmak isteyen güçler de elbette boş durmuyorlar. Her gün yeni hile ve oyunlarla Kürtlere galebe çalmak için Kürtlerle uğraşıyorlar.
Bizler Kürtlerle böylesine kirli yol ve yöntemlerle uğraşan güçlerin yaptıklarına anlam verebiliriz. Ancak bu kadar kirli yol ve yönteme bu muktedir güçlerin başvurdukları bilinmesine rağmen; bu muktedir, kendilerini beğenmiş, tekçi, baskıcı, zorbacı, kan emici ve hatta halkları soykırımda geçiren güçlere halen kimileri-hem de bunlar ileri demokrasinin temsilcileri olarak kendilerini görenler ise-arka çıkıyorlarsa orada gerçek manada toplumsal ahlaki ölçülerin dibe vurmasında söz etmemiz yanlış olmayacaktır.
Kürtlere Erdoğan ismindeki kişi tam faşizanca saldırmaktadır. Tekçi görüşleriyle artık bir Hitler bu kişinin eline su dökemez. Öyle ki günlük olarak böylesine bir “Diktatör Bozuntusu” lümpenleri de aşan bir üslup halklara, inançlara, topluluklara, aydınlara, sanatçılara, sporculara, kadınlara, melelere, sivil toplumculara derken toplumun tüm kesimlerine ağzına ne geliyor ise söylemekte ve hakaretler yağdırmaktadır.
Örneğin aydınlar için: “Kendilerine akademisyen denilen güruh", "müstemleke zihniyeti", “mandacı”, “sözde aydınların ihaneti”, “aydın müsveddeleri”, “karanlık ve cahil” ve “lümpenler” gibi sözler sarf eden böylesi bir kişi ve dikta bozuntusuna Batı Dünyası’nın ses çıkarmaması esef vericidir.
Bunlar yetmezmiş gibi bugün Bakûrê Kurdistan da bu faşizan zihniyet Kürt halkını bir soykırımda geçirmek için her türlü ölüm tekniğin kullanmaktadır. Şehirleri etrafını tank ve toplarla örerek her gün kıyımlar gerçekleştirmelerine rağmen tek bir Avrupa ülkesi ses çıkarmadığı gibi, kendilerine Türkiye’nin insan haklarını ihlal etmesi üzerine sorulan bir soruya ise dikta bozuntusunun Goebels’i olan Davutoğlu’nun cevaplandırmasını istiyorlar. Goebels’den Yahudi kırımı var mı yok mu sorusunun cevaplandırmasını istemeye benzeyen bu durum, sözün tam manasıyla dibe vurmuşluktur. Ahlaki çöküntüdür. İnsani tüm değerlerden vazgeçmektir, istifa etmektir.
Biz; kendilerini insanlığın -ahlaki ve demokrasi açısından- öncüleri gören, ölçü sayanların bu tür dibe vurmuşluklarını nasıl tanımlayacağız? Böylelerine hangi sıfatı layık göreceğiz? Bu ilişkilere ne diyeceğiz?
Kirlenmişlik, ruhen çökmüşlük, vicdanen kararmayı olsa olsa Kirli Çıkar İlişkileriyle tanımlamaya çalışsak bile, bu düzeyde bir düşmüşlüğün ve toplum dışılığın tanımlanmasına yetmeyeceğinin bilinciyle.