
Yüzbinlerce sivil bugün Kobanê’de gerillaların canını dişene takarak sergilediği son derece soylu bir direniş yaşama tutunuyor. Tüm bu gerçeklerek rağmen PKK yasağı halen Almanya’da sürüyor.
Tüm insanlığın başına bela olan DAİŞ çetelerinin saldırılarına karşı, PKK’nin verdiği mücadeleyle gündeme gelen “PKK yasağı kalkmalı” tartışmalarına ilişkin konuşan Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, bu yasağın süreceğini söyledi. “PKK yasağının kökeni geçmişe dayanıyor” diyen Steinmeier’ın bu açıklaması en azından yakın bir geçmişe kadar PKK yasağının kaldırılmasının ufukta görülmediğinin de bir beyanı gibi. Ancak bir gerçek var ki, artık bu yasağa karşı daha fazla itirazlar daha gür bir şekilde ortaya çıkıyor.
Biz de PKK yasağı ve DAİŞ saldırılarının ne anlama geldiği konusunda Avrupa Barış ve Demokrasi Meclisi üyesi Alexis Kalk, Sol Parti Federal Almanya Milletvekili ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi üyesi Andrej Hunko, Gelsenkirchen Alternative e.V., Derneği’nin kurucu üyesi ve Alman Sol parti aktivisti Ali Mahir Abdik ile Almanya Sol Parti Eşbaşkanı Bernd Riexinger ile görüştük.
Almanya PKK’ye karşı 21 yıl önce tek taraflı ateşkes ilan ettiği sırada yasak getirdi. Yine, uluslararası alanda ‘terör listesi’ne alındı. Ancak, Şengal, Kobanê ve benzeri DAİŞ’in soykırım girişimlerine karşı PKK’nin duruşu rağmen Almanya’nın böyle bir yasağı sürdürme ya da uluslararası güçlerin ‘terör listesi’ etik midir? En azından ezilen halklara karşı saygısızlık ve hak ihlali değil mi?
Alexis Kalk: Biz, PKK’nin ‘terörist örgütler listesinden’ hemen çıkartılmasını istiyoruz. Çünkü, Kürt Özgürlük Hareketi, Kürt halkını temsil eden, Kürt halkının bugünlere gelmesini sağlayan bir harekettir. Türk devletinin inkarcı, asimilasyoncu politikaları karşısında Kürt kimliğinin korunmasını sağlamış olan bir harekettir. Dolayısıyla Kürtleri temsil eden bir halk hareketidir. Onun için ‘terörist örgütler listesinden’ çıkarılması gerekir.
Bir özgürlük hareketine yapılan 21 yıllık haksızlık buradaki kamuoyuna nasıl anlatılabilir?
A.Kalk: Bence biz bu durumu Avrupa ve diğer ülke halklarına daha iyi anlatmalıyız. Gittiğimiz her ülkedeki insanların diliyle, dostlarımızın aracılığı ile bu çalışmayı yürütmeliyiz. İnsanlarla iletişim kurarak, hem sanat camiasıyla, hem siyasi alanda lobi çalışmalarını geliştirmemiz gerekiyor. Bunun yanı sıra halk içerisinde de birebir muhatap olduğumuz insanlarla da aslında bu hareketin bir halk hareketi olduğunu anlatmalıyız. Bu durumu kamuoyuna taşırdığımızda ancak başarı şansımız olur. Bu konuda Kürt kültürünü de bir araç ve köprüleri inşaa eden bir güç olarak görmemiz lazım. Ki, kültür kendimizi anlatmanın en iyi yollarından biri. Onun için kültürel zenginliklerimizi iyi kullanmalıyız.
Özellikle son yıllarda Kürt Özgürlük Hareketi’nin sarf ettiği ve yalnız Kürtleri değil, tüm halkları kucaklayan çizgiye yönelmiş olması da bence bu noktada elini güçlendiren ve kendisini anlatmasını kolaylaştıran bir faktör. Yine Rojava kanton yetkililerinin, Kürt Özgürlük Hareketi’nin Êzîdîlere, Asuri-Süryanilere, Ermenilere, Türkmenlere ve Alevilere elini uzatmış olması da çok önemli bir durum. Tüm bunların iyi anlatılması gerektiğini düşünüyorum. Geçtiğimiz haftalarda Alman kamuoyunda, basın ve medya aracılığı ile bu konunun işlenme şekli ve bu konudaki değişiklikleri biz gördük. Pozitif bir değişimin olduğu görülüyor. Bence bu değişime Rojava’da gelişen durumun çok etkisi oldu.
21 yıllık yasağı siz nasıl değerlendiriyorsunuz ? Ayrıca, PKK AB’nin terör örgütleri listesinde bu konuda ne söyleyeceksiniz?
Andrej Hunko: PKK yasağını siyasi karar olarak görüyorum ve yanlış buluyorum. Aynı şekilde ‘AB Terör listesinde’ oluşunu da Anayasal bir sorun olararak gördüğüm gibi. Türkiye’deki Kürt sorunu 40 bin ölü verdi. Bunun kökleri siyasi ulusal sorunların temellerinden kaynaklı. Burada PKK bir taraftır. Sorunlu taraflardan biri terörist ilan edildiği zaman, bu tür sorunlar çözülemez. Onun için şu anda yürütülen çözüm sürecinde olumlu sinyaller verilerek, PKK yasağının kaldırılması ve terörist örgütler listesinden çıkarılması olumlu bir sinyal olacaktır. AB ‘terör listesi’ çok sorunlu. Bu liste AB Konseyi’nin gizli çalışma grupları tarafından hazırlanıyor. Temel alınan kriterler ise gizli örgüt bilgileridir ve Konsey tarafından gözden geçiriliyor. Yani Yürütme organı ‘terörist’in kim olduğunu tanımlıyor. Birçok AB üyesi ülke, PKK’yi terörist örgüt olarak görmedikleri halde, alınan karara bağlı kalırlar. Ben, PKK’nin ‘terörist örgütler listesinden silinmesi için çalışıyorum, ama aynı zamanda tüm bu ‘terör listesi’nin oluşum şeklini de eleştiriyorum.
Bu listeden çıkarılması için nasıl bir çalışma yürütülmeli sizce?
Andrej Hunko: En mühimi şu anda buna yönelik eleştirilerin yapılması ve kamuoyuna duyurulmasıdır. Uluslararası alanda son yıllarda çok ilginç tartışmalar oluyor ve bu tartışmaları izliyorum. Avrupa Konseyi’nin toplantılarında bu yönlü sinyal veriliyor. Ayrıca Selahattin Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı seçim kampanyası, uluslararası alanda çok olumlu bir algı yarattı. PKK ve YPG’nin DAİŞ karşısında Êzîdîler için koruyucu rol üstlenmesi farklı bir algının oluşmasında rol oynadı. Sol Parti Almanya Parlamentosu’na PKK yasağının kaldırılması ve onun ‘terörist örgütler listesinden’ çıkartılması yönünde önerge sundu. Bu önerge diğer partilerce reddedilse bile, önergemiz konusunda haklı olduğumuzu düşünenler giderek çoğalıyor.
Türkiye DAİŞ ilişkileri konusunda kamuoyunda sizce nasıl bir algı oluşuyor?
Andrej Hunko: Türkiye şu anda DAİŞ (IŞİD) konusunda çok kötü bir rol oynuyor. Mesela Suriye’deki iç savaşta cihadistlere açıkça silah yardımı verdi. Türkiye – Suriye sınırındaki Hatay’ın ilçesi Reyhanlı mülteci kampları onlar için bir nevi araç olarak kullandı. Şu anda da Türkiye’nin DAİŞ’e silah yolladığı şeklinde endişe verici haberler var. Ama aynı zamanda sınırları Kürt mültecilerine kapatılıyor. Ancak baskı uygulanınca açıyor. Onun için bu konuda temel bir politika değişikliğine gerek var. Türkiye’ye gizli çalışmalarına karşı bir baskı oluşturulmalı. Patriotları Türkiye’den geri çekilmesi gerekir. Bunun yanı sıra Rojava enternasyonal düzeyde bir kabul görmeli. DAİŞ’e karşı mücadele eden PKK ve YPG’yi kriminalize politikaları ise son bulmalıdır.
Sayın Abdik, siz bu kadar itiraza rağmen halen Almanya’da hükümet yetkililerinin 21 yıllık PKK yasağını sürdürme yönündeki açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ali Mahir Abdik: Batı’nın Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ne yaklaşımı Türkiye’nin yaklaşımından farklı değil. Çünkü Türkiye’nin bir küresel sermaye ortaklığı söz konusudur. Dolayısıyla küresel sermaye çıkarları bakımından Avrupa ile Amerika’nın Türkiye ile durduğu yer aynıdır. Bu nedenle de Kürt halkının özgürlük mücadelesini terörizm ile yaftalıyorlar. Batı, ‘terörist listesi’yle aslında küresel çıkarları doğrultusunda hareket ediyor. Bugün gelinen noktada IŞİD belasını Ortadoğu’ya hazırlayan, örgütleyen ve silahlandıran güçler, Kürtlerin, Kürt halk özgürlük mücadelesinin, Rojava Devrimi’nin kazanımlarının IŞİD’in karşısına dikilmesiyle birlikte bu belaya karşı Kürtlerin başarılı olacaklarını anladı.
Bu durumun anlaşıldığı noktadan sonra, ‘bunun kazanımlarına biz de ortak olalım’ noktasından yola çıkarak ‘IŞİD’den sizi biz kurtarıyoruz’ noktasına gelmektedirler. Bu da bir sahtekarlık, namusuzluktur. Kürdistan Özgürlük Mücadelesi, Ortadoğu’da en diri, en yükselen ve en yeniyi içinde barındıran güçtür ve oldukça geniştir. İran’dan, Irak’tan, Suriye ve Türkiye içlerinden sınırlarına kadar uzanan coğrafyanın en diri ve yükseliş gösteren gücüdür. IŞİD’in yapabileceği bir saldırı karşısında Türkiye’yi bu saldırıya karşı savunacak olan güç yine Kürtlerdir. Bu da böyle biline...
Türkiye ile DAİŞ (IŞİD) çeteleri ile arasındaki ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu ilişkiler ilerde Türkiye’nin başına bela olabilir mi?
Ali Mahir Abdik: Bu ihtimal her zaman vardır. Türkiye’nin IŞİD’i desteklediği, ona binlerce kamyonla erzak gönderdiği bilinmektedir. Dolayısıyla eğer Kürtler, IŞİD’in önünü kesmemiş olsaydı, büyük olasalıkla IŞİD’in bazı Kürt illerinden Akdeniz illerine kadar inme olasıllığı vardı. Bunu engelleyen güç yine Kürtlerdir. Ama timsah gözyaşlarıyla belki Türkiye’nin ve Batı’nın güya IŞİD’e karşıtmış gibi davranışları yine bir sahtekarlıktır. Kürtler sadece kendi başına bunlarla başederler. Ama, bunu bildikleri için ‘Ha bakın biz de sizi IŞİD’ten kurtardık’ noktasında bir sadaka politikası izlemektedirler. Pastadan pay almaktadırlar. IŞİD’in elbetteki petrol, gaz ve benzeri maden yataklarının olduğu bölgelerde gözü var. Değil yanlız Türkiye’de, her yerde gözü var. Bir devrimci olarak 10 seneden beri izlediğim Kürt halk özgürlük mücadelesine dair bu gözlemlerim ve tespitlerim olduğunu söyleyebilirim.
Sayın Kalk size farklı bir sorum olacak. Rojava Devrimi’nde kadının rolünü nasıl değerlendiriyorsuz? Genel olarak da sürece dair Kürt kadının nasıl bir rol oynadığını düşünüyorsunuz?
Alexis Kalk: Tabii burada en önemli unsurlardan biri Kürt Kadın Hareketi’dir. Özellikle Ortadoğu’da Kürt Kadın Hareketi eşine rastlanmayan bir hareket. Hatta tüm dünyada şu dönem içerisinde değerlendirirsek, eşi benzeri pek olmayan bir hareket konumunda. Kendi bölgesinde oldukça feodal- ataerkil bir toplum varken, böyle bir kadın hareketini ortaya çıkarması çok önemli. Özellikle Kürt Kadın Hareketi’nin diğer toplumlar-halklar tarafından iyi anlaşılmasının gereğini ve aynı zamanda bu hareketin de kendisini iyi bir şekilde anlatılması gerektiğini düşünüyorum. Zaten dikkat edersek, basın da yani özellikle yabancı basında, Rojava’da Kürt kadınının kendini nasıl savunduğu ve nasıl özgürleştiği gibi konular işleniyor. Yani en çok işlenen konu budur. Rojava modelinin de Ortadoğu’da önemli bir modeli ortaya çıkarttığını düşünüyor ve bunu görüyorum.
Kürt –Ermeni halklarının geliştirdiği ilişkiler ve ortak mücadele Türkiye rejimini oldukça rahatsız ediyor. Türk devletinin geliştirmek istediği iki toplum arasındaki ilişkileri bozma politikasını Ermeni halkı nasıl algılıyor? Bu konuda gözleminiz nedir?
A. Kalk: Sistem zaten halkları biribrine düşmanlaştırmaktan beslenen bir sistem. Çünkü, ancak böyle ayakta kalabiliyor. Halkları kontrol altında tutup, sömürüyor. Ermeni halkının başından geçenler (Ermeni Soykırımı) çok önemli kırılma noktası bizim tarihimizde. Ama sadece Ermeniler değil, tarihte Anadolu’daki bütün halkların tarihinde kırılma noktası var. 1915’ten sonra Ermenilerin yaşadığı soykırıma benzer, devlet sırayla Kürtlere, Alevilere, Rumlara ve tüm diğer halklara sistemli bir şekilde ve yüzyıl boyunca böylesi uygulamalara devam etti. Bence bu ideolojik ayırımı yapmak çok önemli. Buradaki katliamcı ideolojiyi mahkum etmek ve siyasetimizi onun üzerinden kurgulamamız gerek.
AKP’nin bu tavrıyla barış zor
Ben bu konuda şunu söyleyebilirim. Kürt hareketi ve diğer halklar, ezilenler… Kim ki elini Ermenilere uzatmışsa, empati kurmaya çalışmışsa mutlaka bunun karşılığını bulmuştur. Biz ABDEM heyeti ile geçtiğimiz 4 yıl içerisinde Erivan’da çeşitli irtibatlarda bulunduk. Orada yaptığımız izlemlerde milliyetçi çevrelerden dahi olumlu tepkiler aldık. Burada mühim olan iletişimi ve dostluk köprüsünü geliştirmek, sağlamak gerekiyor.
Size son bir soru. Kürt devleti bir yandan Kürt dilinin yasak olmadığını söylerken, Kürtlerin kendi şehirlerinde kendi güçleriyle inşaa ettiği okulları mühürlüyor. Bir de barış ve demokratik çözüm için bir süreç var. Buna ne diyorsunuz?
A. Kalk: AKP girgide otoriterleşen bir yönetim tarzına doğru kayıyor. AKP’nin bu tavrıyla açıkçası biz onurlu ve gerçek bir barışın olmasını çok zor görüyoruz. Çünkü çok çelişkili davranışlar sergiliyorlar. Demokrasiden uzaklaşıyor ve uzaklaştıkça nasıl bir barış kurumlayabileceği sorusu gerçekten havada kalıyor. Lice’de Kürtçe anadil eğitimi yapacak bir okula saldırı düzenleniyor ki, anadilde eğitim ana sütü gibi helal ve doğal bir insan hakkıdır. Lice’de yapılan saldırı benim nazarımda Roboskî’de yapılan saldırıdan farklı değildir. Oradaki insanların katledilmesi ve oradaki imha politikasının bir başka çeşididir sadece. Tabii ki bu tutumu kınıyoruz.
‘Almanya ikiyüzlülükten vazgeçmeli’
Almanya’da PKK yasağı konusunda görüşlerine başvurduğumuz Almanya Sol Parti Eşbaşkanı Bernd Riexinger, gazetemize verdiği demeçte, Almanya’yı Kürtlere karşı tutumundan dolayı “ikiyüzlülükle” suçladı.
Bernd Riexinger’in görüşleri söyle: “Kürt güçleri, şimdiye kadar DAİŞ’in katledilici- öldürücü saldırısı karşısında duran, saldırısını durdurabilen tek güç. YPG ve PKK, katliam tehlikesi altında bulunan insanlar için bir koridor oluşturdu.
Halkların kendi kendini yönetmesi, Türkiye’deki bölgelerde, Rojava’da ve bütün bölgede demokrasi ve adaletli bir sosyal bir gelişmenin umudunu uyandırıyor.
Alman devletinin şimdi Kürtlere (Güney Kürdistan hükümetine) yardım etmesi büyük bir ikiyüzlülük. Senelerden beri Kürtleri kendi kaderleriyle başbaşa bıraktı ve PKK’nin ‘terörist’ bir organizasyon olduğu iddiasını sürdürdü. Halen şu anda da ABD ve Almanya, PKK yasağını sürdürüyor. Ama aynı zamanda Irak’a silah gönderiyorlar. Şu anda Almanya ve ABD’nin Irak’a gönderdiği silahların ileri bir süreçte yine Êzîdîlere veya başta Kürt halkı olmak üzere değişik azınlıklara karşı kullanılma ihtimalleri de var. Rojava’nın durumu karşısında medya ve Alman devleti halen sessizliğini sürdürüyor. Batı, ancak kendi çıkarlarının istikrarı söz konusu olunca, o zaman Kürtlerin durumuyla ilgileniyor. ABD, AB veya NATO güçlerinin müdahalesi yerine, Sol Parti, Irak, Suriye ve Türkiye’deki ilerici güçlere yardım etmeyi kendine görev olarak görüyor. PKK yasağı kaldırılmak zorundadır. PKK’nın yasaklandığı 20 yıl içinde Almanya’da binlerce Kürt, para ve hapis cezasına mahkum edildi. Yüzlerce dernek, yürüyüş ve kültür festivalleri yasaklandı. Artık Türkiye’de müzakereler sürdürülürken, burada halen PKK taraftarları gözetim altında tutuluyor. Bu durum kesinlikle kabul edilemez.”
Metin Aydın davasında siyasi yargı
Almanya’nın Stuttgart kentinde yargılanıp hapis cezasına çarptırılan Kürdistanlı yurtsever Metin Aydın davası, Almanya’daki PKK yasağına iyi bir örnek teşkil ediyor.
Aydın, aldığı hapis cezasının 2/3’sini bitirmiş olmasına rağmen hala cezaevinde tutuluyor. Çünkü Alman devletinin savcısı O’nu bir tehlike olarak görüyor. Metin Aydın’ın avukatı Thomas Schertzberg müvekkilinin durumu ile ilgili şu açıklamayı yapıyor: “Federal savcı temyiz itirazını geri aldı. Onun için kendisine verilen cezanın dışında başka ceza verilmedi. Bu duruma göre Metin Aydın 20.07.2014 tarihine kadar cezasının 2/3 kısmını bitirmiş oldu. Kendisi daha önce ceza almamış, tutukluluk sürecinde iyi hal durumundan dolayı ek bir ceza da almamıştır. O yüzden normal olarak serbest bırakılması gerekir. Cezaevi yönetimi de böyle düşünmüştü. Ki onlar da eyalet yüksek mahkemesi başkanı tarafından böyle bilgilendirilmişlerdi. Çok tuhaf ve sürpriz olan, tutukluluğunun sürmesine dair verilen karar.
Tutukluluk sürecinin devam etmesine neden ise, Metin Aydın mahkeme de sorulduğunda “Kürt halkının hakları için mücadele etmeye devam edeceğim” demesi. Ama bunu söylerken hiç bir kriminal etkinlik ve benzer şeyleri kastetmedi. Şu anda hala tutukluluğunun devam etmesinden ve tutukluluk şartlarının tecride dayalı olması gözönünde bulundurulursa, acaba kendisini korumak mı istiyorlar? Ya da 2015 sonuna kadar cezaevinde tutmak mı isteniyor soruları aklımıza geliyor. Zaten Ocak 2015 tarihine kadar Fransa’nın kendisine verdiği bir oturum müsaadesi var. O da zaten Fransa’ya gitmek istiyor.”
Metin Aydın Avrupa Gençlik sorumlusu iddiaları ile Alman polisi tarafından aranmış ve 20 Haziran 2011’de İsviçre’de tutuklanmıştı. İsviçre’deki tutukluluk sürecinde Almanya’ya verilmemesi için açlık grevine girmişti. Ancak 54. açlık gününde olmasına rağmen, İsviçre polisi tarafından Alman sınır polisine teslim edilmişti. Toplam 2 sene, 2 ay tutuklu kaldıktan sonra 15 Ağustos 2013’te Stuttgart Eyalet Yüksek Ceza mahkemesinde duruşmaları başladı. Almanya’nın Stuttgart şehrindeki eyalet yüksek mahkemesi, 6. ceza heyeti tarafından yapılan 35. duruşmadan sonra yargı kararı çıktı. 27 Şubat’a yapılan bu son duruşmayla verilen karara göre, 4 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.
GÜL GÜZEL/STUTTGART