
Tekin Ağacık, çocukluğundan beri sanata eğilimli olduğunu belirtiyor. Zira çocuk yaşlarında resim ve heykel ile uğraşır. Ardından 1996’dan itibaren Türkçe dilinde tiyatroya başlar; birçok grupta tiyatro yapar.
2004 yılında „neden anadilimde olmasın“ diyerek, Kirmanckî dilinde tiyatro yapmaya karar verir. Ancak yol zorludur; ne yeterli sayıda insan ne de ekonomik destek vardır. İmkansızlıklar O’nu tek başına çalışmaya götürür; halk arasındaki gülmece anektodlarını yaşlılardan dinler, araştırır; böylece doğar Kirmanckî stand-up yapma fikri. Bir buçuk yıl üzerinde çalıştıktan sonra 2005 yılında ilk gösteri hazırdır. Önünde yine engeller vardır Ağacık’ın; bir arkadaşın yardımıyla oyunun sahneleneceği yer bulunur. Böylece ortaya çıkar ilk canlı ferformas. Ağacık, bu süreçleri „sıkıntılıydı ama her şeye değerdi“ diye tanımlıyor.
Politik hicivler
Stand-up performanslarında temel konuları, halkın yaşam biçiminden alıyor. Bunun yanısıra politik hicivler var. Ağacık, günlük yaşamda karşılaştığı trajikomik durumları da taşıyor oyununa: „Örneğin sol kesimde olupta Kirmanckî konuşmanın gerici bir durum olduğunu söyleyen çok kişiyle karşılaştım. ‘Enternasyonel Kirmanckî konuşmaz’ derlerdi. Ben buna çok gülerdim. Bunu oyuna taşıdım. ‘Marx ya da Lenin’in hangi kitabında var, enternasyonel şu ya da bu dili konuşur’ diye. Biz Kirmanckî konuşmayı bırakınca dünya daha huzurlu bir yer mi olacak?“
‘Unutulan’ dilde sanat yapmak zor
Tekin Ağacık, halkın ilgisinin yoğun olduğunu belirtiyor, ancak asıl sorun gösterileri halkla buluşturacak kurumların yokluğu. Bu durumu da sanatın meta aracı haline gelmesine bağlıyor: „Böyle olunca da tiyatro izleyicisi daha küçük salonlarla sınırlı olmak zorunda kalıyor. Organizatörler de bu konuya ilgi göstermiyor.“
Ağacık, kaybolma ile yüzyüze olan bir dilde sanat yapmanın zorluklarına da dikkat çekiyor: „Bir yandan yaşamınızı idame ettirmek zorundasınız. Çünkü kaybolmakla yüzyüze olan bir dilde tiyatro yapmak yaşamınızı sürdürmeniz için yeterli bir sanat dalı değil, gönüllülük esastır. Tam tersine başka işler yapıp tiyatroya vermek zorundasın. Tüm bunlara salon bulma ve her şeyi tek başına yapmak gibi bir zorluk eklenince büsbütün zorlaşıyor.“ Ağacık, halkın anadillerindeki sanat ürünlerini sahiplenmesiyle daha güçlü sonuçlar ortaya çıkacağına inanıyor ve ekliyor: „En başta dillerini unutmamaları unutturmamaları kendi günlük yaşamlarında da kullanmaları dilimizi yok olmaktan kurtaracaktır.“
Hayali gösterilerini her yere taşırmak
Ağacık, birçok projesini olanaksızlıklardan ötürü ertelemek zorunda kalıyor. Kirmanckî tiyatro yapmak için öğrenci yetiştirmeye başlamış ancak yaşadığı cezaevi süreci bunu sekteye uğratmış. Bu projesini yeniden hayata geçirmenin yanısıra Kirmanckî bir kısa film de çekmek istiyor. En büyük hayali de, Kirmancların yaşadığı her kara parçasında stand-up gösterilerini sunmak.
Doğal tiyatro biçimi
Ağacık, halkının gelenekleri ve kültürel altyapısı konusunda da araştırmalar yapıyor. Her kültürün kendine özgür bir aktarımı olduğunu belirten Ağacık, „Halkımızın tiyatro, dans, bale, opera, büyük müzik orkestrasyonları gibi çok fazla ön çalışma zaman ve daha çok insan katkısı gerektiren sanat dallarını yapması mümkün değildi. Çünkü bu sanat dallarını ancak çok yerleşik durumda olan topluluklar yapabilirdi. Kırmanc toplumu sürekli göçe zorlanan, katliama uğrayan bir toplum. Dolayısıyla onları kendileri yapan temel kültürel değerlerde de onlarla birlikte dağılıyor. Bu nedenlerden dolayı tek bir yol kalıyor, o da sözlü aktarım. Her toplum kendini koruma içgüdüsüne kültürünü korumayı da katar“ diyor.
Bir tiyatro örneği Firçege
Kirmanclardaki tiyatro örneklerini Ağacık’tan dinleyelim: „Örneğin üç beş kişi bir araya geldi mi hikayeler, masallar anlatılırdı. Ya da birinin düştüğü komik durum anlatırken, beden dili de katılırdı. Bu bir çeşit doğal tiyatro biçimiydi, çoğu kez anlatan kişi anlatıma daha da heyecan katmak için ayağa kalkardı. Özellikle yaşlılar yapardı bunu. Bir de özel günlerde yapılanlar vardı, Kalo Gağan, Alık ile Fatık veya genç kızların her ilkbaharda kutladıkları Firçege.
Firçege’de doğadan toplanan çiçekler, içi su dolu büyük bir kovaya konur, kova gelin gibi süslerlerdi. Sonra kova evin tavan kirişlerinden birine asılırdı. Her genç kız bu kovanın içine kendi özel takısını atardı. Her gün iki-üç kız gece ve gündüz kovanın bulunduğu evde nöbet tutardı. Çünkü delikanlılardan biri kovayı kaçırmak için fırsat kollardı. Kova kaçırılınca hediye vermek zorundalardı. Bu bir haftalık sürede genç kızlar, hiçbir işe karışmaz, ailenin rutin işlerinden muaf tutulurlardı. Kendi aralarında çok çeşitli oyunlar oynar, günlük yaşamın belki de tüm bir yılın kötü etkilerinden kurtulurlardı. Bu belki de çok eski bir gelenek; baharda yeni yaşamı, doğanın uyanışını karşılama görevi, bahar ve yeni yaşam gibi görülen kadına verilmiştir. En son gün maniler eşliğinde kovadan eşyalar çekilirdi. Çekilen eşya kiminse, o andaki mani de onu anlatırdı. Tüm bunlar bir tiyatro biçimiydi. Çünkü maskeler, kostümler kullanılarak yapılırdı. Ses ve jestler de eklenince, gerçek kişiyi tanımanız mümkün değildi. Tüm bunları gözününde bulundurursak, Kırmanclarda tiyatral öğelere çok fazla rastlıyoruz. Ancak tarih boyunca uğradığı kıyımlar, sürgünler geliştirmesine olanak vermemiştir.“
Aynı zamanda şair
Tekin Ağacık, aynı zaman da bir şair. İlk şiir kitabı, 2008 yılında „Azıcık Öteye Git Yaşayacağım“ adıyla İnsancıl Yayınları’ndan çıktı. Şu an Kirmanckî bir şiir kitabı üzerine çalışıyor, bir Türkçe şiir kitabı da hazır. Şiirlerinde insan yaşamının her alanını konu almaya çalıştığını belirten Ağacık, „Toplumcu gerçekçi bir çizgide, serbest, kalıp ve ölçülerle sınırlı kalmadan anlatıma önem veriyorum. Genellikle insan sevgisi, çocuk, kadın, savaşın kötülüğü, barış, anne teması öne çıkar şiirlerimde. Bana göre şiir yaşamın kendisidir. Yaşamın zor ve baskı dönemlerinde, şiir de kendini bu zora karşı dönüşüme uğratmak zorunda. Eğer ortada onca gözyaşı, kan, savaş ve zulüm varsa, birileri de kalkıp ‘ne güzel dünya daha ne istiyorsunuz’ derse, şair ‘bu güzel dünya’ iyi bir sopa atmalıdır“ diyor.
(Kirmanckî gülmek hoştur*)