Şimdiye kadar da öyleydi, ancak şimdiden sonra “Kırmızı Fular”, Gezi Parkı Direnişi”nden Kürdistan’a, “bu dağlara”  savrulan enternasyonalist o “Şifre”nin adıdır.

Masumiyet direnişini bu kadar yakından tarif eden ender hikayelerden biri:

Başlangıç; Gezi Parkı direnişinden:

“Kitleyi yönlendirirken pusuya yatan bir polis ateş etti. Kalçama isabet etti. Yere düşünce birileri beni yerden kaldırıp başka bir yere götürdüler. Ben kalktım yine barikatın önüne geçtim. Çünkü birilerinin koordine etmesi gerekiyordu. Birçok şeyin silkelenişiydi Gezi.”

Varolmakla, olmamak arasındaki yol ayrımında konuşan, “gemicikleri olmayan, gezi direnişini insanlık onuru için gerçekleştirdiğini” (Mahkeme ifadesinden) beyan eden, boynunun bükülmesine izin vermeyen, “kafasını iki omuzu üzerinde taşıyan” (Karl Marx) o dönemin gençliğinin bir simgesi, Gençlik Direnişi için: 

“…Orada düşünce savaşı vardı çünkü. Hiçbir örgütüm yoktu…”

Ve komünizm ile Kürdistan’daki kurtuluş davasına karşı kurulan devletin devreye girişini, şiddetin duyulan ayak seslerine uyarlı yorumladı:

Antalya‘da gözaltına alınıp Terörle Mücedele Şubesi’ne götürüldükten sonra: “Orada bize şiddet uyguladılar… Davada kırmızı fular takmakla suçluyorlardı. İddianameyi gördüğümde kahkaha atmaya başladım.”

Ve, pek de tesadüf sayılmayacak bu yolculuğunda, devrimin başka bir cephesiyle tanıştı:

 “…Beni Alanya’ya götürdüler. Oradakilerin hepsi gerillaydı.”

Daha sonrasında: “Dört ay altı gün yattım. 6 Şubat 2014’te tahliye olduk. Fular dediğimiz de puşiydi. Fuları İstanbul’da bir kere takmıştım. Yaşasın Halkların Kardeşliği diyorduk, ama bir türlü sözümüzün eri olamıyorduk. Bu da beni Kürdistan’a bu dağlara itti…”

Burada ara vermek istiyorum.

Eskilerde, Filistin, Vietnam, Küba, Gine vb. ülkelerde mücadeleye katılmayı enternasyonalizm addeden ve Kürdistan’daki mücadeleyi, ulusal sınırlara kapatan geleneksel kolonizatör teoriye karşı, düşünce generasyonunda yeni bir ivmeyi içeriyor: “sözümüzün eri olamıyorduk..”

Ve bu yaklaşım, “gri teori”ye rağmen, sosyal yaşamın ve devrimin öğretisinin, toplumsal gerçekliğin saklanamaz olduğuna işaret ediyor.

Biraz de “fazla konuşmak” yerine birşeyler yapmanın, insan bilincinin sağlığında tayin ediciliğine vurgu yapıyor.

Annesi Nuray Erçağan vaktinde söylemiş “Daha iyi olacağız. Onun direnişini kesinlikle ben devam ettireceğim. Onun yaşamdaki duruşuna sahip çıkacağız. Hiçbir şekilde ‘ah vah’ demeyeceğiz. O hepimizin cevahir yüreklisi.”

Babası Ömer Faruk Karacagil: “Mücadelesini hep sokaklarda yürütmüştür. Biz ona inanıyoruz zaten. Hakların sokaklardan alınacağına inanıyoruz, kızım da öyle yaptı.”

Tiranlara ve talana karşı mücadele edenler için güzel bir de not düşmüş:

“Ben kızımın her zaman yanındayım çünkü benim kızım ne hırsızdır, ne talancıdır, ne de katildir. Halkın içinde yetişmiştir…”

Ayşe Deniz Karacagil, kod adı, iki devrimin bileşkesi: “Kırmızı fularlı kız”. 

Gezi Direnişi’nden, Gare Dağına, oradan Kandil’e ve sonrasında Rakka’ya yürüyen devrimin devam edecek inadı.

Anısı önünde sayısız kez diz çökülecek onbinlerden biri…

 “Adalet yoksa…kaçınılmaz” olacak, devrimci romantizmin  hikayelerinden eşsiz bir örnek…