
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan son yaptığı açıklamaların birinde "doğum kontrolü adına bu ülkeye ihanet ettiler" açıklamasında bulundu. Aslında ihanet edilen bu ülke değil, Kürtler. 1990'lı yıllarda toplanan her MGK'da Kürt nüfusundaki artış ele alınırken bu itirazlar neden yapıldı? 1997 yılında toplanan MGK'da, devletin stratejilerini belirleyen Kırmızı Kitap'ta değişikliğe gidilmişti. Bu MGK'da, Kürt nüfusunun artış hızının yüksek olduğu, 2020 yılında Türkiye nüfusunun yarısının Kürtlerden oluşacağına ilişkin bir araştırmada görüşülmüştü. Bu MGK toplantısı sonrasında Kürt coğrafyasında adeta bir doğum kontrolü seferberliği uygulanmaya başlandı. Daha önceki dönemlerde rutin bir işlem olarak uygulanan bu yöntem bir politikaya dönüştü. Hastaneler, sağlık ocakları, kırsalda yapılan sağlık kontrollerinde yoksulluk ve yoksunluk üzerinden "çok çocuğa bakılamayacağı", "eğitim, sağlık, güvenli bir gelecek" oluşturulamayacağı üzerinden topyekün bir uygulama başlatıldı. Bu çerçevede kırsalda bazı yerlerde Kürt kadınlarının kısırlaştırılmasına yol açan müdahalelerin de basına yansıdığına tanık olduk. Son yıllarda bu ülkede bir özür furyası başladı. İktidar, bu uygulamaları nedeniyle Kürt kadınlarından özür dileyecek mi? Bu alınan siyasal kararlar bugün neden görünmezden gelinip mahkum edilmiyor.
Bu ülkede son 30 yılın paranoyası Kürt paranoyasıdır. Bölünme, kentlerin yaşanmaz hale gelmesi, işsizlik ve aklınıza gelebilecek onlarca sorunun müsebbibi olarak Kürtler görünür. Ama kimse 1990'lı yıllarda boşaltılan 3.500 köyü ve tarımsal üretimden kopartılan 3 milyon 500 bin Kürt köylüsünün zorunlu göçünü görmez. Köyleri yakılıp kentlerin varoşlarında yaşama tutunmaya çalışan Kürt köylülerini çarpık kentleşmenin sorumlusu olarak tutabilirmisiniz?
1994 yılında dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan, İstanbul'a göçün durdurulması için İstanbul'a insanların pasaport ile gelmesi gerektiği yönünde açıklama yapmıştı. Aslında bu açıklama o dönem zorunlu göçe tabi tutulan Kürtlerin İstanbul'a gelişinin önlenmesi amacını da taşıyordu. 1994 yılındaki bu açıklamanın üzerinden 10 yıl geçtikten sonra aynı anlayış Antalya'da ortaya çıktı. Antalya'da yaşayan Suriyelilerin diğer kentlere ve bu kentlerde bulunan kamplara gönderileceği açıklandı. Bu açıklamanın yapıldığı gün Antalya'nın Manavgat İlçesi'nde Suriye göçmenler üstelik içinde olmadıkları bir sokak tartışmasının faturasını ödeyerek saldırıya uğradılar. Birçoğu Manavgat'ı terketmek zorunda kaldı.
Antalya sokaklarında Suriyeli esmer yurttaşların turistleri ürküteceğinden korkuluyor ve ''steril bir yaşam'' için Antalya Suriyeli mültecilerden arındırılıyor. Suriye'den gelen yurttaşların Kürt, Arap ya da Türkmen olması önemli değil. Önemli olan Antalya sokaklarının Suriyelilerden arındırılması!
Onları yaşadıkları topraklardan koparan "stratejik derinlik" politikasını uygulayan Türkiye'nin hiç mi sorumluluğu yok? Bugün 4 ülkede 3 milyona yakın Suriyeli mülteci bulunmakta. Bunların önemli bir kısmı da Türkiye'de. Bunların yüzde 10-15'i kamplarda. Ya diğer mülteciler? Zengin olan Suriyeliler Antep, Hatay ve İstanbul'da kendilerine iş kurarak ticari yaşamlarına burada devam ederken, yoksulların bir kısmı sanayi sektörü ve tarımda ucuz işgücü olarak değerlendiriliyor. Bir kısmı kamplarda devletin sağladığı yardımlarla geçimini sağlıyor.
IŞİD'ın Kobanê kuşatmasında 150 bin Kürt'ün Suruç'a gelmesine tanıklık ettik. Bugün BDP'li belediyeler ile AFAD'ın kamplarında bulunanların sayısı 40 bini bulmazken, bir kısmı köylerde akrabalarının yanına, bir kısmı ise Lice'den Van'a kadar uzanan hatta birçok il ve ilçeye dağılmış durumda. Kobanêlilerin bir kısmı ise, göçün yaşandığı gün gözlerini para hırsı bürümüş bazı araç sahipleri tarafından Niğde'den Aksaray'a, Maraş'dan Kayseri'ye kadar taşındılar. Ve birkaç gün önce Maraş Valiliği, kentte bulunan Kobanê Kürtlerini otobüslere doldurarak Suruç'a taşıdı.
Ne Antalya'dan gelen açıklamalara, ne de Maraş'tan Kobanêlilerin kent dışına çıkarılmalarına yönelik bir tepki de gelişmedi. Çünkü bu ülkede her şey kanıksanır hale geldi.
Bu anlayışın, bu ülkenin yurttaşı olan evsizleri, yoksulları kentten çıkarmasına yol açan politikalarına da, uyguladığı zamana da şaşırmamak gerekir. Çünkü toplumda derinleşen gelir adaletsizliği, toplumsal ve sosyal yaşamda da derin izler bırakıyor.