Halkı kamplaştırarak, birbirine düşürerek iktidarını sürdürme anlayışı çok eskilere dayanır. Tecrübeyle anlaşılmış ki, halk birbirini sever, birbirine güvenir, birlik içinde olursa, kendileri için yeni haklar, daha iyi yaşam koşulları filan istiyorlarmış, bu da devleti sıkıntıya sokuyormuş. Eğer halk sürekli birbiriyle didişir, örneğin mezhepler ya da etnik halk tabakaları birbirine düşerse, bu endişe ortamında canının derdine düşen insanlar, daha iyi bir hayat yaşayalım diye, devletten hak isteme uğraşına giremiyorlarmış.
Paulo Freire; “Ezilenlerin Pedagojisi” adlı kitabında şöyle diyor: “Ezenler iktidarda kalmak için çoğunluğu bölmek ve bölünmüş halde tutmak zorundadır. Bu yüzden kendine halkın birliğini hoş görme lüksünü tanıyamaz; çünkü bu, hiç kuşku yok ki hegemonyasına ciddi bir tehdit demek olurdu. Dolayısıyla, ezenler, ezilenlerde biraz olsun birleşme ihtiyacı uyandırabilecek her tür eylemi tüm araçlarla (şiddet dahil) önlerler. Birlik, örgütlenme ve mücadele gibi kavramlar derhal tehlikeli olarak damgalanır.” (Paulo Freire. Ezilenlerin Pedagojisi-Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1995, Sayfa.118-119. Ayrıntı yayınları)
***
Çatışmacı söylem artık Başbakan’ın ve Erdoğan’ın politik söyleminin bir parçası haline gelmiş durumda.
Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere hükumet yetkilileri barajı aşacağı telaşı ve korkusuyla HDP’ye karşı düşmanlaştırıcı dil ve tutumu freni patlamış kamyon gibi her geçen gün artarak devam ediyor. Bu kışkırtıcı oyunda kullanılan kimi kesimler de seçimler yaklaştıkça devlet desteğinde saldırılarını giderek çoğaltıyorlar.
İşin asıl ürkütücü yanı, halkın bir kesimi bu durumu kanıksamış ve kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna terketmiş durumda.
İnsanlar empatiden, insani değerlerden yoksun; ırkçı ve saldırgan bir hale dönüştürüldü. Düşünmeye vakti ve gücü olmayan bir toplumun akıl tutulması bu.
Zihnimizin yaralarla ve zehirle dolu olduğunun farkında olmazsak, bunları temizlemeye de başlayamaz ve acı çekmeye devam ederiz. Acı çekmekten aldığınız özel bir zevk yoksa, buna ‘Yeter artık!’ diyebiliriz. Duygu ve düşüncelerimizi iyileştirmek ve farklı bir rüyaya dönüştürmek için bir yol arayabiliriz.
***
Seçim sonrası demokratik yeni bir anayasanın tüm kesimlerin katılımıyla hazırlanmasının beklendiği bu süreçte; anlaşma ve uzlaşma dili yerine savaş dili, barış umutlarını tehdit etmeye devam ediyor.
Barış adına uygun bir iklim oluşturmaya çalışmak yerine toplasanız birkaç cümleyi geçmeyen bir hamaset, komplo teorileri ve alabildiğine hoyrat bir düşmanlık dili devam ediyor. Çatıştırıcı ve ayrıştırıcı bir dil ve söylemle barıştan söz edilemez. Anlaşmaya istekli olan için dil büyük bir imkan ve kolaylıktır.
Dürüst ve vicdanlı bir dil kullanmak yerine çıkarcı ve saldırgan bir dille konuşmak bir maharet değildir. “Güzel sözler güzel yankılar meydana getirir” diyor S. Walton. Tüm sorumlular, çatışmaları meşrulaştıran ve olağanlaştıran nefret söylemini terk etmeli, barış dilini, ahlakını ve değerlerini oluşturmada sorumluluk üstlenmelidir. Yoksa bu lanetli mevsimden kurtulamayız.