Özellikle son iki yılın bilançosunun siyasete yansıması nasıl olacak merakıyla beklenen 30 Mart seçimleri yapıldı.

Seçmek, seçim doğrudan özgür tercihle bağlantılı bir durumdur. Özgür tercihte çok seçenekli bir ortamda iyi ve kötüyü birbirinden ayırabilme iradesidir. Türkiye’deki duruma baktığımızda cumhuriyetin kuruluşundan itibaren günümüze süregelen demokrasi! anlayışıyla bağlantılı siyasi partilerin demokrasiyi temsil gücü ortada. Toplumu kendine mahkum eden bir diktatörlükle, ‘işte halk bizi seçiyor’ safsatalarıyla daha da pervasızlaşıp, balkonlardan tehditler savuruyorlar.
Halkın kendi kendini yönetebilme bilincini gelişmeden, toplum olarak her türlü ayrımcılığa karşı bir arada yaşama kültürü kazanmadan, elbette halkı kendine mahkum edecektir hırsızlar. Seçim meydanlarında, mitinglerde hiçbir ahlaka sığmayan bir tarzla, kasetlerle karşılıklı siyaset yürütenler arasında bir seçim yapılması beklenecek ve bunun adına da demokrasi denecek.
Adı muhalefet, fakat kendisi iktidarı besleyen bir konumda bulunan partilerin, demokrasi adına sadece formalite gereği olduklarını görmemek için kör olmak gerekir. CHP bu seçimlerden sonra aldıkları oylardan çok, demokrasiye verdiği zararı tartışıp, gerçek bir muhalefet nasıl olmalı konusunda ciddi adımlar atmalıdır. Yoksa tarih onları yargılayacaktır.
2013 Newrozu’yla başlayan barış süreci sonrası daha da yoğunlaşan, sürekli gündem olan yolsuzluklar, ahlaksızlıklar Türkiye’de bir zümrenin, bir kesimin halkın kaderiyle nasıl oynadığının sadece bir karesiydi. Aslında bu karşılıklı çıkar çatışmasında sadece şantaj payıydı. Bu duruma ilişkin yorumlar genellikle AKP’nin ciddi bir oy kaybı yaşayacağıydı. Ancak unutulan bir şey vardı ki, o da tabanın kendi konumunu kaybetmek istememesiydi. Paylaşılan iktidar ne kadar kötü olursa olsun iktidarsızlıktan daha iyiydi.
Televizyonda seçim sonuçları yeni yeni açıklanıyordu ki daha sandıkların yüzde 10'u bile açılmamışken herkes zaferini ilan etmek için birbirleriyle yarışıyordu. Demokrasi kültüründen yoksunluk kendini burada da gösteriyordu. Yalanlarla, birbirlerine hakaretlerle devam ettiler. İsimleri farklı ancak zihniyetleri aynıydı. En resmi(!) kurumları olan ajansları da aynı tarzı yürüttüler.
HDP-BDP olarak Türkiye halklarına kendi kendilerini yönetme zeminini oluşturma mücadelesi önemliydi ki ortaya çıkan sonuçlar azımsanmayacak bir biçimdedir. ‘Kendini de kentini de sen yönet’ anlayışıyla, eşbaşkanlık sistemiyle kadınların öncülüğünde demokratik siyasete ciddi bir adım atılmış oldu. Tabandan demokrasiyi geliştirmek açısından yerel yönetimler önemlidir. Demokrasi mücadelesi ha deyince olacak türden değil elbette. Ancak halkların özgürlük mücadelesinde yaratılan değerlerin günden güne büyüdüğünü de geldiğimiz aşamada görebiliyoruz. Demokrasinin teminatı olan kadınların politikada öncü olması, aktifleşmesi büyük bir gelişme. O yüzden demokrasiye olan inancımızı daha da güçlendirerek, kazanımları doğru okumak önemli.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin seçimlere biçtiği anlam itibariyle Kürdistan’da bir başarının kazanıldığını söyleyebiliriz. Demokratik özerkliğin kendini pratikleştirme zemini bu kazanımlar olacaktır. Daha önce alınmış bazı belediyelerin alınmamasını da tabii ki sorgulamak gerekir. Belediyecilik anlayışında yetersiz kalan noktaları da aşarak daha güçlü yola devam edilmelidir.
Türkiye geneli için de HDP ilk kez seçime girmesine rağmen yarattığı algı olumluydu. Bu algıdan korkan halk düşmanlarının tüm saldırılarına rağmen halkların kardeşliğinde, eşitliğinde, özgürlüğünde ısrarı sayılarla, yüzdeliklerle karşılaştırılmayacak kadar değerliydi. Bundan sonrada mücadelenin bir süreklilik olduğunu unutmadan yola devam demelidir.
Demokrasi kültürü binyıllardır katmerleşen bir şekilde üstü örtülmüş ve halk adına bir irade bırakılmamıştır. Tek millet, tek devlet, tek dil, tek cins ve daha birçok teklere boğulmuş toplum gerçekliğinde, tüm farklılıkların kendi kültürleriyle bir arada yaşama projesi olan demokratik ulus temelinde halklara, kendi adına düşünebilme cesaretini kazandıran Barış Önderliği Abdullah Öcalan’ı kutluyoruz.