13 Aralık Cumartesi günü itibariyle yeni bir dönem başladı. Devlet, haftalardır üzerinde düşündüğü, planlamasını yaptığı yeni şiddet taktiğini uygulamaya soktu. Tam olarak yeni dediğimiz şeyin ne olduğunu kavrayabilmek için öncelikle merkezinde Özel Harekat polislerinin olduğu ve aylardır uygulanan askeri yöntemin ne olduğunu ve neden başarısız olduğunu ortaya koymak gerekir.
Haziran seçimleri sonrasında başlayan devasa tutuklama dalgasında Ağustos ayına kadar 1000’e yakın kişi gözaltına alındı ve kayda değer bir kısmı tutuklandı. Cezaevlerinde onlarca yıl geçirmenin çözüme hiçbir katkısı olmadığının farkında olan gençler, nefsi müdafaa diyerek hendekler kazdı, barikatlar inşa etti. Hemen ardından, sokağa çıkma yasaklarının ilan edilmeye başlandığı, özellikle Kürt Özgürlük Hareketi’nin kalesi olarak görülen yaşam alanlarına Özel Harekat polislerinin koordine ettiği operasyonlar başladı. Bu operasyonların askeri mekaniği; başta keskin nişancılar olmak üzere, uzun namlulu silahlar ve iş makinaları kullanılarak öz savunma alanlarına girip hendeklerin kapatılması ve barikatların yıkılması amacı taşıyordu. Uygulanan bu şiddet düzeyine mukavemet edebilmek adına mahalleli gençlerin uzun namlulu silahlar kullanmaya başladığı da sır değildi.
Aslında, bu operasyonlar kendi amacı doğrultusunda görece "başarılı" olabildi. Hemen her öz savunma alanına devlet güçleri girememiş olsa da, hendekleri doldurup barikatları yıktıkları onlarca mahalle oldu. Lakin kısa bir süre içinde bu mahallelerde direniş kendisini yeniden üretmeye başladı, barikatlar yeniden inşa edildi, hendekler yeniden kazıldı. Bunun temel sebebi şu: Barikatları savunan gençlerle birlikte onlarca sivilin öldürülmesiyle devletin öldürdüğü insanların akrabaları, arkadaşları ve komşuları da direnişe daha yoğun destek vermeye başladı. Her devletin silahlı bir toplumsal hareket karşısında içinde girdiği açmaz tekerrür etti.
1 Kasım seçimleri sonrasında AKP’nin Kürtlere karşı sadece kısa vadeli bir hamle yapmadığına ikna olan polisler ve askerler çok daha motive bir şekilde operasyonlar yapmaya başladı. Lakin sonuç değişmedi. Öz savunma alanları kısa süreliğine ele geçirilse bile halkın mahallelerde bulunduğu koşullarda direniş kendisini sürekli yeniden üretti. Nitekim Temmuz ayından 1 Kasım seçimlerine kadar devlet yüze yakın sivil öldürdü. Malum, ölümden daha güçlü olan başka hiçbir kendiliğinden örgütlenme biçimi yoktur.
Geçen hafta yani 13 Aralık 2015 itibariyle yürürlüğe konan, ancak iç savaş vakalarında rastlayabileceğiniz ölçekte, TSK ile Özel Harekatçıların koordine ettiği yeni operasyon taktiği çatışmaları daha ileri bir noktaya taşıdı.
Birincisi, öncekinden farklı olarak tanklar ve hava araçları ile devlet giremediği tüm öz savunma alanlarına ne pahasına olursa olsun girmeyi amaçlıyor. Okullar ve hastaneler başta olmak üzere tüm devlet kurumları birer karakol haline getirildi. Bunun anlamı basit: Daha fazla sivil ölecek bir yolu devlet çoktan göze almış durumda.
İkincisi, bu kez tüm evlerin tek tek işgal edilerek, taciz, hakaret ve aşağılama yoluna ek olarak elektrik ve su imkanlarından yoksul bırakılmasıyla aleni bir göç ettirme politikası uyguluyor. Yani, öz savunma direnişine halkın desteğinin acıyla yoğrularak yeniden üretildiğini gördüğü için mücadele etme koşulları olmayan sivil halkı çatışma alanından tamamen çıkarmaya çalışıyor. Bu taktiğin uygulamasını en net şekilde 10 saatliğine sokağa çıkma yasağının kaldırıldığı Diyarbakır Suriçi’nde gördük.
Üçüncüsü, devletin niyeti bu mahallere girdikten sonra bu yaşam alanlarından artık çıkmamak. Buralara orta vadede karakollar inşa etmeyi planlıyorlar. Kürt Özgürlük Hareketi’nin güçlü olduğu tüm yaşam alanlarının militarize edildiği, sürekli kimlik kontrollerinin ve aramaların yapıldığı, 90’larda kırsalda uygulanan tüm taktiklerin kentlerde yürürlüğe sokulacağı bir uygulama planları var. Tüm bu planların İsrail’in on yıllardır uyguladığı işgalci politikasından nasıl bir farkı var? İsrail de Gazze ablukasında olduğu gibi direnişi kırmak ve sivilleri direniş alanından çıkarmak için öncelikle su ve elektrik altyapısına saldırdığı hatırlanacaktır. Türk devleti bunu harfiyen uyguluyor. Boşaltılan alanlara yerleşimci diye bilinen işgalci İsraillilerin getirilmesi dışında eylem planı olarak Türk Devleti ile İsrail arasında herhangi bir fark kalmadı.
Kuşkusuz, her askeri operasyonda olduğu gibi bunda da bir zaman planlaması var. Mart ayında siyasi-toplumsal iklimin bambaşka olacağı, askeri anlamda da dengelerin değişeceği ana kadar öz savunma alanlarını yok etmeye çalışacaklar. Velhasıl, HDP içindeki bazı vekillerin yaptığı konuşarak veya susarak yaptığı direniş kırıcılığın cari bir karşılığı olması imkansıza yakın. Demirtaş’ın 18 Aralık’ta yaptığı açıklamada belirttiği gibi, "faşizme yalvarılmaz" çünkü devletin yaptığı son hamle nedeniyle artık geri dönülmesi imkansız bir yola girildi.