
En azından bir ayağı klasik düşünceye basılı olmadığı zaman teori rayından çıkabiliyor. Doğrusu, zaten yaklaşık yirmi-yirmi beş sene öncesine kadar, istesek de istemesek de bir ayağımız, bir biçimde klasik düşünce içerisinde sabitlenmiş durumdaydı. İnsanların siyasal yelpazenin neresinde yer aldıklarının da pek bir önemi olmaksızın böyleydi bu, fakat özellikle sol siyasal gelenekte bir hayli belirgindi. Althusser’in deyimiyle ‘epistemolojik kopuşun’ yani bilgi-kuramsal konumları ters yüz edişin büyük ustası Karl Marx’ın doktora tezi Demokritos üzerineydi. Nietzsche, içinde bulunduğu çağın dekadansı, yani çürümesi, yozlaşması olarak gördüğü şeyin karşısına Yunan klasik çağını, özellikle de Yunan tragedyalarını çıkarıyordu. Hegel, örneğin Sofokles’in Antigone’sini aile (kan bağları) ile kent devletinin (siyasal olan, yurttaşlık) uzlaşmaz karşıtlığını ortaya koyan bir metin olarak yorumlayacak kadar ‘kendi’ tarihine dahil ediyordu.
Zamansal bakımdan, onlardan önce, modern siyaset teorisinin kurucusu olarak kabul ettiğimiz Machiavelli Titus Livius ve Ovidius gibi klasik yazarların sadık bir okuruydu. Zaten kendine özgü siyaset teorisini de Titus Livius Üzerine Söylevler’inde geliştirecekti. Sayılan isimlerin henüz sıkı biçimde modern dünyaya ait oldukları söylenebilir. Fakat örneğin Foucault da özne ve tarih teorisini geliştirebilmek üzere ilk olarak Antik Yunan’a, özellikle de Oedipus’a başvuruyordu. Alain Badiou’nun kendisine has ‘evrensellik’ teorisi için başvurduğu isimlerden biri de Hıristiyanlığın sistematik bir din olarak kurucusu olan Tarsuslu Paul’dür; Ranciere, önce siyasal teoride geliştirdiği ve sonradan estetik teoriye doğru da genişlettiği ‘kıyı’ ve ‘aşınma’ fikirlerini Aristoteles’in Politika’sından kimi pasajları yeniden yorumlayarak geliştiriyordu – örnekler çoğaltılabilir. Yani öyle ya da böyle, konumumuz ne kadar ‘post’ olursa olsun, bir ayağımız klasik düşüncedeydi.
Foucault, bilgi ve bilme biçimleriyle iktidar arasındaki köklü bağlantıyı fark ettiğinde büyük tarihsel kırılmalar da anlamlandırılabilir hale gelmişti. Örneğin Yunan dünyasında bütün bilme örüntüleri öyle ya da böyle bir şeyin ‘doğasının ne olduğu’ fikri etrafında örgütlenirken, tek tanrıcı inanç sistemlerinin iktidarında bütün bilgi ve bilme biçimlerinin yönelimi ‘o tek tanrı’ halini alacaktır. Modernlikle birlikte ise sağlığın bilgisi, denetimin bilgisi, polisliğin bilgisi derken, insanların temel görme biçimini gözetleme oluşturacaktı. Fakat yine de, ne olduğu, nasıl bir şey olduğu hususunda bütün tartışmalara karşın, bilgi biçimlerinde yaşanmış bütün kırılmalara ve bükülmelere karşın, herkesten bağımsız bir ‘hakikatin’ hep oralarda bir yerlerde olduğu temel fikrinin dünyasında yaşıyordu Foucault’nun kendisi de.
Doğrusu, çeşitli dönemlerin bilme biçimlerini birbirleriyle karşılaştırılabilir kılan; bunların kesintiye uğradıkları anları ve yine nasıl süreklilikler barındırdıklarını saptamamıza olanak veren de büyük oranda buydu. Son yirmi-yirmi beş senede yitirdiğimiz şey bu oldu. Artık herkesin hakikati kendine! Bilgi, toplumsal alandaki otoritesini kaybetti. Artık herkes kendi ölçütlerini dayatabilir olma gücüne (psişik bir güç elbette bu, geniş yayılımlı bir toplumsal güç değil) sahip; eşikler aşıldı, frenler boşaldı. Artık neredeyse toplumun bütün kesimlerinde derin bir haksızlığa uğramışlık duygusu var ve herkes bireysel düzlemde bu haksızlığa uğramışlığını telafi arayışıyla ilişki kuruyor başka herkesle. Tuhaf, derin bir hayal kırıklığı, verilmesine imkan bulunmayan bir nesneye (neyse artık o) yönelik bir talep doğururken, nesnenin belirsizliği bir yandan da kendi özne-mekanını üretiyor. Bu ise sürekli talep eden, ama neyi talep ettiğini bile kestiremediğimiz bir insan tipinin doğumunu hızlandırıyor.
Nesnesi olmayan bu talep, aslında en nihayetinde, öznenin belirli bir ‘kimse’ olma arzusunu ve bunun onaylanması ihtiyacını görünür kılıyor. Dolayısıyla, açıkça adı konulmuş biçimde talep edilen nesneler bile, en iyisinden tek-benci bu insan tipinin biricikliğinin onayı durumundaki nesneler olarak dahil oluyorlar bir psişik ekonomiye. Ne istemekte ya da talep etmekte olduğu pek de önemli olmayan, asıl önemli olanın bizzat kendine-istemek olduğu ve bunun de bir kendine-yönelik doğrultu oluşturduğu bir snopluk hali…
İlginç olan, klasik düşüncenin bütün bu insanlık durumlarını biliyor olması. Sofokles’in Aias adlı oyunu bu türlü bir talep halinin mükemmel bir örneğini oluşturuyor. İlyada’nın büyük ‘kahramanlarından’ olan Aias, Akhilleus öldükten sonra onun silahlarının kime bırakılması gerektiği konusunda bir çekişmenin bir tarafı olur. Diğer aday Odysseus’tur. Mirası Odysseus’un hak ettiğine karar verilince Aias herkese düşman kesilir. Herkesi, özellikle de Odysseus’u kılıçtan geçirmeye kesin kararlıyken Athena gözüne bir perde indirir ve o da sığırları, koyunları ve çobanları boğazlar. Sonra kendine gelir ve bu küçük düşmüşlükten kurtulmak için ölmeyi düşünür. Niyetini anlayan sevenlerini geçiştirir. İçine sürüklendiği değersizlik hissini telafi edebilmek için bir anda bütün dünyayı değersizleştirir ve “bu dünyanın kendisine layık olmadığı” kanaatine saplanır. Ölçüyü aşar. Akhilleus’un silahlarını tartışılmaz biçimde kendi hakkı olarak görmesi, başka bir hak sorusuna izin bile vermemesi zaten burnunun büyüklüğü hakkında çok şey söylemektedir. Aias kendisini öldürür. Yaptığı şey nedeniyle ağabeyi dahil herkes, onu, uygun bir definden yoksun bırakma eğilimindeyken, düşmanlık ettiği Odysseus araya girerek usulünce defnedilmesini sağlar. Odysseus ölçünün insanıdır.
Yunan dünyası içinde, hep akıllarına güvenerek hep burnunun dikine giden ve eylemlerinde kimseyle ortaklaşmak istemeyen Oedipus ya da Antigone gibi figürler ile fiziksel güçlerine güvenerek hep burnunun dikine giden Akhilleus veya Aias gibi figürlerin tam ortasında ölçünün insanı Odysseus durmaktadır. Fiziksel gücü bir parça kısılmış olan Odysseus’un bu eksiği zihinsel kabiliyetleriyle dengelenmiştir. Yasa, hukuk, dinsellik gibi konularda kısıtsız bir yorum ve tekel imkanı bulunan ailelerin mirasçısı olarak Oedipus ve Antigone gibi figürlerde ise gördüğümüz şey, zihinsel kabiliyetlerin aşırılaşarak, tek başına bilme ve yapma isteğinde somutlaşarak, kimseyi ortaklaştırmayarak bu dengenin bozulması durumudur. Odysseus tam ortada yer alır. Yunan klasik çağının model insanıdır o. Hiçbir şeyde aşırıya gitmemenin insanı! Siyaseti mümkün kılan da aşırılıktan bu sakınmadır. Diğer durumlarda, kendisini bilgi olarak öne süren şey, çoğunlukla gözetlemenin, bir açık yakalamış olmanın ‘polisliğini’ yapmak olacaktır.