Geçen haftaki yazıda çok genel olarak Türkiye ekonomisinin AKP’li yıllarının kısa bir özetini yapmaya çalıştım. Kısaca; birinci olarak AKP hükümetlerinin ilk yıllarında nispeten sürdürülen "mali disiplin" sonrasında yerini büyük bir keyfiliğe bıraktığını, ikinci olarak da uluslararası piyasalarda AKP iktidarlarının ilk yıllarında var olan parasal bolluğun yerini günümüzde nispi parasal kıtlığa bıraktığına dikkat çektim.

Bu iki temel parametreye AKP hükümetinin kendi içinde yaşadığı yönetsel zaafları da eklenirse gerçek durumun aslında dışardan göründüğünden çok daha vahim olduğu görülür. Yakın zamana kadar tek parti iktidarı üzerinden istikrar algısı yaratmaya çalışan AKP hükümetleri son dönemde özellikle ekonomi politikaları açısından tam bir parçalı görüntü vermekteydi.

Ali Babacan ve ekibi ısrarla Tayyip Erdoğan/Davutoğlu ikilisini; "Türkiye’nin orta gelir tuzağına düştüğü, her geçen gün içler acı hale gelen hukuk ve yargı sisteminin, başkanlık sistemi adı altında dayatılan anti demokratik, baskıcı rejim arzularının yabancı yatırımcıyı ürküttüğü noktasında uyarıyorlardı. Özellikle tüketime dayalı büyüme ısrarı "cari açığı" Türkiye ekonomisinin en önemli sorunlarından birisi haline getirmişti. Bütün bu uyarılara rağmen, Tayyip Erdoğan ve hükümetin seçim kazanmak için; düşük faiz ve değerli Türk Lirası noktasındaki ısrarı Merkez Bankası ve Ali Babacan yönetimindeki ekonomi bürokrasisi tarafından büyük bir direnişle karşılaştı. 

Öyle ki; taraflar karşılıklı birbirlerini kamuoyu önünde eleştirmekten geri durmadılar. Halkımız tarafından çok anlaşılmayan bu tartışma yabancı yatırımcılar ve devletler tarafından çoktan kayıt altına alınmıştı. Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu kendi siyasi gelecekleri açısından bütün ülkenin kaderiyle oynamakta hiçbir sakınca görmüyordu. Sonrasında ipler bir anda koptu ve tartışmanın başlarında 2,60 civarında olan dolar/TL paritesi bir anda 3 TL civarında seyretmeye başladı.

 Hükümetin sebep olduğu yanlış beklentiler ve ekonomik illüzyon sonucu özel sektörde bir çok firma uluslararası Dolar cinsinden borçlanmış durumda; aşırı değerlenen Dolar bu firmaları daha şimdiden iflas noktasına getirdi. Son tahlilde bir sermaye hareketi olan AKP içindeki tartışmaları biraz da bu noktadan okumakta fayda var. Abdullah Gül, Ali Babacan ve etrafında kümelenmiş bir kesim Tayyip Erdoğan/Davutoğlu ekibinin siyasi hırsları nedeniyle bu zamana kadar geliştirip büyüttükleri sermayelerinin yok olup gitmesini istememektedirler. 

Davutoğlu ve Tayyip Erdoğan’ın Suriye siyaseti tam bir içler acısıdır. Uyduruk "Yeni Osmanlıcı" tutumu fazla abartan Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu ikilisi Abdullah Gül’ün deyimiyle kendilerini Türkiye’nin Cumhurbaşkanı ve Başbakanı olarak değil de sanki Osmanlı Padişahı ve sadrazamı gibi algılayıp bütün Müslüman ülkelere ayar vermeye çalıştılar… 

Sonuç içler acısı; bu tutum bütün Türk şirketlerinin Libya’dan kovulmasına neden oldu. Türkiye Ortadoğu ve Uzak doğuya ihracat yapmak için kullandığı Mısır limanlarını artık kullanamaz hale geldi. Sünnici tutumu nedeniyle Irak yönetimi ile ilişkileri neredeyse kopma noktasına gelen Türkiye, Suriye’de cihatçı gruplarla birlikte; Kürtler ve Suriye yönetimine karşı fiilen savaş halinde. Yani bu yanlış siyaset nedeniyle "Yeni Osmanlıcıların" sözünü etmekten çok hoşlandıkları Ortadoğu pazarında Türkiye neredeyse sıfırlanmak üzeredir.

Tayyip Erdoğan/Davutoğlu ikilisinin cihatçı gruplara karşı gizleyemediği sempatisi geri kalan bütün dünyada ürküntü ile karşılanmıştır. Birçok ülke vatandaşlarını Türkiye gitmemeleri konusunda uyarmışlardır. 2015 yılı Türkiye Turizmi açısından tam bir fiyaskodur. Birçok otel erken rezervasyon falan alamamaktadır; en çok güvenilen Rus turist de güvenlik kaygılarıyla Türkiye’yi tercih etmemektedir. En önemli istihdam alanlarından biri olan turizm sektörü yanlış dış politikalar nedeniyle son yılların en zor dönemini yaşamaktadır. Binlerce insanın geçim kapısı olan turizm; hükümetin ve Tayyip Erdoğan’ın yanlış siyasetinin kurbanı olmuştur.

İstanbul borsası 2015’in ilk günlerinden günümüze dünyanın en çok kaybettiren borsalarından biri haline gelmiştir. Belki içerde birçok çevreyi yanıltabilirsiniz ama bir ülkeye yatırım yaparken kılı kırk yaran yabancı sermayeyi yanıltmak çok kolay değildir. Savaş riskinin kapıya dayandığı, IŞİD benzeri yapılarla flört görüntüsü veren bir ülkeye yabancı yatırımcıyı çekmek neredeyse imkansızdır. 

HDP dışındaki düzen partilerinin koalisyon tartışmalarındaki temel korkusu; neredeyse kaçınılmaz hale gelen muhtemel bir ekonomik krizi atlatıp atlatamayacaklarıdır. 2002 krizinde baraj altında kalan MHP bir daha böyle bir şey yaşamak istememektedir. Bu durumda ihale muhtemelen CHP’ye kalacaktır.