Kuşkusuz Birinci Dünya Savaşı’nı Osmanlı İmparatorluğu başlatmadı, ama söz konusu savaşın uzun süre ‘Hasta Adam’ denen Osmanlı İmparatorluğu üzerinde yaşanan çelişki ve çatışmanın bir sonucu olarak gündeme geldiği, İmparatorluğun söz konusu savaşa çeşitli komplo ve provokasyonlarla sokulduğu ve yine savaşın Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgisi ve paylaşılması temelinde sona erdiği bilinen bir gerçektir.

Bu savaş her ne kadar Avrupa’nın kapitalist devletleri arasında dünyayı paylaşma savaşı olarak gündeme gelse de, savaşın esas olarak Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde yaşandığı da bilinmektedir. Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun söz konusu savaşa dahil edilmesi çok önemli bir husus olmuştur. Bu konuda İngiliz ve Alman yönetimlerinin özel bir çabası söz konusu olsa da, Osmanlı İmparatorluğu’nu yöneten İttihat ve Terakki Hükümetinin de çok önemli bir çabasının olduğu yine bilinmektedir.
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin savaş hükümeti içinde Talat, Enver ve Cemal Paşaların öne çıktığı da bilinen bir gerçektir. Talat Paşa dönemin Başbakanı(Yani Sadrazam) olurken, Enver Paşa Harbiye Nazırı (Yani Savaş Bakanı) ve Cemal Paşa da Donanma Nazırıdır(Yani Deniz Kuvvetleri Bakanı). Almanya yanlısı olan ve tam bir görüş birliği içinde bulunan bu üçlü, Osmanlı İmparatorluğu’nu savaşa sokabilmek için gerekçe yaratmak üzere çok önemli provokasyonlara bizzat girişmiştir. Tabi bu tarzda içine girdikleri savaş da hem kendilerinin ve hem de Osmanlı İmparatorluğu’nun sonu olmuştur.
Şimdi Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcının yüzüncü yıldönümü yaşanıyor. Yine yüz yıl öncesinde yaşanmış olan olayların benzerlerinin yaşanmakta olduğu görülüyor. Bir kere eski Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde yoğunlaşmış olan yeni bir dünya savaşı daha yaşanıyor. 1991 Körfez Savaşı’ndan bu yana yaşanmakta olan bu savaşa da Üçüncü Dünya Savaşı deniyor. Böyle bir savaşın gündeme gelmiş olmasında da Türkiye’nin çok önemli bir role sahip olduğu biliniyor. Hem Türkiye’nin NATO üyesi olması, hem de Kürt sorunu temelinde bir iç çatışmanın yaşanması bu gerçeği ifade ediyor.
Türkiye’nin böyle bir savaş içine sokulması için de birçok küresel gücün yoğun çaba harcadığı biliniyor. Fakat daha önemlisi Türkiye içinden de böyle bir savaşa dahil olabilmek için çaba harcayan çeşitli güçlerin bulunuyor olmasıdır. 1991-92’de ABD ile ‘Çekiç Güç Operasyonu’  ittifakını yapanlar bu süreci başlatmış bulunuyor. Bu konuda Güreş-Demirel-Çiller-Ağar çete yönetiminin birinci derecede sorumluluk taşıdığı biliniyor.
ABD desteği ile iş başına gelmiş olan AKP Hükümetinin de Üçüncü Dünya Savaşına katılmakta çok istekli olduğunu herkes biliyor. 1 Mart 2003 tezkeresini telafi edebilmek için AKP Hükümetinin Irak’ta ABD’ye ne kadar destek verdiği herkesçe biliniyor. Yine Afganistan’da ABD cephesinde savaşa katıldığı da bilinen bir gerçek oluyor. Tabi en önemlisi ABD ile birlikte Libya’ya karşı giriştiği savaştır. ABD’nin Kaddafi yönetimine karşı yürüttüğü savaşta İzmir’i saldırı karargahı haline getirmiş olmasıdır.
AKP’nin yanılgısı ve ABD ile çelişkileri Suriye savaşı üzerinde ortaya çıkmıştır. Obama Yönetiminin Libya’ya karşı olduğu gibi Suriye’ye karşı da askeri müdahalede bulunacağı sanılmış ve kraldan daha kralcı davranılarak Suriye savaşının bayraktarı haline gelinmek istenmiştir. Suriye’ye karşı herkesten önce savaş açılarak sonuçtan aslan payını almak umut edilmiştir. Tabi bunda Osmanlı mirasının sahibi olarak kendini görmesi de önemli bir rol oynamıştır.
AKP Hükümeti son üç yıldır Suriye’deki Esad yönetimi ile tam bir savaş içinde bulunuyor. Bu savaşın askeri çatışma boyutu belki çok öne çıkmış değil. Çünkü AKP Hükümeti tüm çabasına rağmen ABD’yi böyle bir savaş içine sokamadı. Tüm yalvarmasına ve tahrikine rağmen ABD yönetimi böyle bir askeri müdahale içine girmedi. ABD’siz kendi başına bir askeri müdahalede bulunmayı da AKP Hükümeti göze alamadı, böyle bir savaşa girdiğinde başarılı olabileceğine dair kendine güvenemedi.
AKP Hükümeti küresel güçleri Suriye’ye saldırtabilmek için çok yoğun bir çaba harcadı. Bu konuda defalarca BM’ye başvuruda bulundu. Sınır üzerinde sürekli bir tahrik ve zaman zaman çatışma içinde oldu. Savaş uçaklarını Suriye üzerinde hareket ettirdi. Esad yönetimine karşı silahlı ve siyasi bir muhalefet yaratabilmek için her yola başvurdu. Örgütler kurdu, var olan örgütlere kapısını açtı, mülteci yaratabilmek için çalıştı, Esad yönetimine karşı savaşanlara her türlü askeri desteği verdi. Daha önemlisi El Kaideci çetelerin Suriye’de güç sahibi olabilmeleri için onlara her türlü askeri ve pratik yardımı yaptı.
Peki AKP Hükümetinin bu kadar Esad karşıtı olmasının nedeni neydi? Neden bu kadar erken Esad yönetiminin düşmesini istiyordu? Çünkü Esad yönetimi erken düşmez ve Suriye’de bir iç çatışma gelişirse, Suriye’de merkezi yönetimin zayıfladığı bir durum uzun süre ortaya çıkarsa bundan Rojava Kürtleri yararlanabilir ve yeni bir Özgür Kürdistan ortaya çıkabilirdi. Yani AKP’nin karşıtlığı Esad yönetimine ve onun zalimliğine karşı değildir, tersine Esad yönetimiyle nasıl kardeşlik konumu yaşadığı bilinmektedir. AKP’nin karşıtlığı Kürtlerin statü elde etmesine dönüktür ve Esad yönetiminin acilen değişmesini bunun zeminini yok etmek için istemektedir.
Ancak AKP bu politikasında başarısız kalmıştır. Küresel güçlerin Suriye’ye askeri müdahalede bulunmasını sağlayamamış, Esad yönetiminin düşmesini başaramamış, daha da önemlisi Rojava Özgürlük Devriminin başarısını engelleyememiştir. Rojava Devrimine ve halkına karşı her türlü baskı ve kuşatma uygulaması sonuçsuz kalmıştır. Rojava Devrimini boğmak için El Kaideci çeteleri besleyip destekleyerek saldırtmış, ancak yüzlerce Kürt gencinin canı pahasına yürütülen kahramanca direnişle AKP’nin bu saldırıları da yenilgiye uğratılmıştır.
İşte son günlerde gündeme gelen Kobanê (Kobani) saldırısı bunun sonucunda ortaya çıkmaktadır. Özellikle Cezire Bölgesinde başarısız kalan çete saldırıları, şimdi Kobanê üzerine yöneltilerek sonuç alınmak istenmektedir. Bunun da arkasında esas olarak AKP Hükümetinin olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Kobanê küçük, zayıf ve kuşatma altında görülerek Rojava Devrimi buradan boğulmak istenmektedir.
Kaldı ki AKP’nin saldırıları bununla da sınırlı değildir. Sınır üzerindeki tahriklerini iyice yoğunlaştırmaktadır. Bu durum bir Suriye uçağının düşürülmesine kadar vardırılmıştır. El Kaideci çetelere destek sürekli artırılmaktadır. Dahası basına yansıyan Dışişleri Bakanlığındaki bir toplantının tutanakları, AKP’nin Rojava’ya askeri müdahalede bulunabilmek için çeşitli komplo ve provokasyonlar peşinde olduğunu ortaya koymaktadır.
Toplantıda konuşulanlar AKP ve TC gerçeğini net bir biçimde ortaya çıkarmaktadır. MİT Müsteşarı açıkça “Gerekçe yaratmak çok kolay” diyebilmektedir. “Suriye’ye birkaç kişi göndererek oradan Türkiye’ye füze attırabileceğini” ifade etmektedir. Hatta Süleyman Şah Türbesine bile saldırabileceklerini ima etmektedir. “Şimdiye kadar iki bin TIR dolusu silahın Suriye’ye geçirildiğini” belirtmektedir. Genel Kurmay görevlisi bu sözleri onaylamakta, Ahmet Davutoğlu’nun ise keyfinden mest olduğu anlaşılmaktadır.
Bu durum AKP Hükümetinin Rojava’ya saldırmak için ne kadar istekli ve yeni provokasyonlar peşinde olduğunu ortaya koymaktadır. Tıpkı İttihat ve Terakki’nin üçlü paşası gibi, mevcut AKP yönetimi de savaşa girmekte çok istekli görünmektedir. Sonları benzemesin ama, Tayyip Erdoğan Talat Paşa’ya, Davutoğlo ise Enver Paşa’ya çok fazla benzer görülmektedir. Cemal Paşa rolünü ise MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın mı, yoksa Necdet Özel’in mi oynamakta olduğu henüz net görülmemektedir.
AKP yönetimi adımlarını yere basarak atmalı, tarihten ibret almayı bilmelidir. İttihat ve Terakki ‘nin üç paşasının Osmanlı İmparatorluğu’na yaptıkları ortadadır. Benzer çizgiyi izlemeye devam ederlerse Erdoğan ve Davutoğlu’nun TC’nin başına getirecekleri de pek farklı olmayacaktır. Başvurdukları provokasyonlar tutmayacak, Rojava Devrimi her türlü saldırıyı boşa çıkarmaya devam edecektir.
Kobanê halkının ve gençliğinin gösterdiği kahramanca direniş her türlü saldırının kırılacağını netçe ortaya koymaktadır. Çünkü bu direniş sadece Kobanê’yi değil, tüm Ortadoğu demokrasisini ve insanlığı savunmaktadır. Dolayısıyla tüm Kürtlerin, Ortadoğu halklarının ve özgür insanlığın kalbi Kobanê’de atmaktadır. Tüm Kürtler ve insanlık Kobanê halkıyla birleşerek yeni özgürlük destanları yazmaya devam edecektir.