Canlı tanıklar nasıl kuşatıldıklarını, günlerce aç ve susuz kalmalarına rağmen savunma mevzilerinden bir adım dahi geri adım atmadıklarını anlatıyorlardı. Anlattıklarında boğazlarında kimi zaman kelimeler düğümlenip konuşamaz hale geldikleri de oluyordu. Ama sonunda işgalcileri topraklarından kovmaya başladıkları anlara geldiklerinde yüzleri gülüyor ve sesleri yükseliyordu. Ve geçmişin gerçeği günümüzün hikayesi olan anlatımlarının kimi yerlerinde de oldukça sertleşiyorlardı. Sertleştikleri an ise her türlü fedakarlıklarına rağmen zorlanma yaşamaya başladıkları anlardı. İşte o anlarda bakışları keskinleşir, yüzleri buruşur ve kaçları çatılıyordu. Okuduklarım ve canlı tanıklarından dinlediğim savunma ruhu altmış yıl önceki bir tarihi kesitti. Onun üzerine yazılmıştı kahramanlık öyküleri. Onun üzerine anlatıyordu canlı tanıklar. Geçmişlerinden kesitler sunuyordu.
Gerek kitaplardan okuduklarım ve gerekse canlı tanıklarından dinlediklerimden ortaya çıkan insanların üzerinde yaşadıkları "ana" olarak adlandırılan topraklarını nasıl ölümüne savundukları gerçeğini gösteriyordu. Hele hele yaptıkları devrime dışarından işgalci güçler tarafından gelişen bir işgal saldırısıyla ki öyleydi hangi ruhla sahip çıktıklarını gösteriyordu.
Söz konusu olan halkların geleceği ile bir devrimin savunulmasıydı. Devrimler halklar, topluluklar, azınlıklar, kültürler ve cinsler için her zaman yakalanan fırsatlar değil. Tabii tarihsel bir birikimin sonucu olarak ortaya çıkarlar. Ve bu birikim üzerinde verilen ve büyük bedeller ödenerek yakalanan fırsatlardır.
Kürtler için yüz yılların özlemi olan bu fırsat Özgürlük Hareketinin büyük emek, çaba, fedakarlık ve bedellerle yürütülen bir mücadele ile Rojava’da yakalandı. Ve yakalanan fırsat devrim içinde devrimle taçlandırıldı. Ancak gerçekleştiği andan itibaren çok olan düşmanlarının saldırıları başladı. Ve bu saldırılar dur durak bilmeden devam etti. Her dönemde çeşitli yöntem, taktik, teknolojik silah ve araç gereçle farklı bir biçimde bu saldırılar gerçekleşti. Ancak 15 Eylül’den sonra bu saldırılar artık tümden yok etme biçiminde bir saldırıya dönüştü. Hedef ise uzun yılların birikimi olan toplumsal ve tarihsel mücadelenin sonucu olan devrimin başladığı yer olan Kobanê'ydi. Sayısız saldırıların en vahşi, en acımasız olanıydı. Çünkü DAİŞ Irak ve Suriye’deki tüm gücünü toplayarak, uluslararası güçler tarafından kendisine sağlanan en modern ağır silahlarla bu saldırıyı gerçekleştiriyordu. Her zaman olduğu gibi bu saldırıda da sadece Rojava'nın savunma güçleri hedef alınmıyordu. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar demeden herkes hedef alınmıştı. Kobanê'de yaşayan tüm canlılar hedef alınıyordu. Kenttin her tarafından tank, top, havan, doçka gibi ağır silahlar ile insanlıktan nasiplerini almamış insan bile denilemeyecek denli vahşileşmiş yüzlerce çete ile saldırı gelişiyordu.
Kuzey, Güney, Doğu, dünyanın her tarafındaki Kürtlere yine tek bir şey kalmıştı. Oda direnmek, devrimini, ana-ata dede topraklarını, ölülerinin mezarlarını savunmak kalmıştı. Kürtler kadın, yaşlı, genç, çocuk demeden topyekün olarak bu saldırıya karşı bir savunmaya geçmişti. Öyle ki Kobanê’de saldıran çeteler, bu çetelerin ortağı olan Türkiye polis ve askerinin tel örgülerin üst tarafındaki saldırılarına karşı da taş, sopa kimi yerde avuçlarının içine aldıkları çıplak yürekleriyle çatışarak direniyorlardı. Bu direniş, sahiplenme ruhu tanımlandı.
Kobanê Kürtlerin Stalingrad'ıdır denildi. Bu doğru ve tarihe bir devrimi koruma adına faşistlere geçit verilmeyen bir savunmaydı. Kobanê’de yapılan buydu. Hatta bundan daha öte bir şeydi. Çünkü Stalingrad savunmasının yapıldığı koşullarda bu denli gelişmiş teknolojik silahlar yoktu. Ayrıca Stalingrad'ı savunan koskoca Sovyetler Birliği adına 16 cumhuriyetten oluşan bir devlet yapısıydı. Kobanê'de ise sadece çıplak yürekli bir halk ve onun savunma güçlerinden oluşan yiğit evlatları vardı. Ellerindeki kalaşinkoflarla tanklara, Grad füzelerine karşı halkları ve devrimi savunuluyordu.
Volgagrad bir devrim adına savunularak Stalingrad olmuştu. Ve tarih bir devrim adına o dönemde öyle yazıldı. Şimdi de Kürtler Kobanê'ye savunarak tarih yazıyorlar. Destanlar yaratıyorlar. Böylelikle Kürtlerin tarihi bundan sonra böyle yazılacak. Ve Kobanê savunması da tıpkı Stalingrad savunması gibi tarih olacak. Halkların bir arada, barış içinde ve demokratik bir ortamla yaşama tarihi olacak. Ve yıllar sonra kitaplardan okuyarak büyüdüğümüz Stalingrad savunması gibi Kobanê savunmasının kitapları da yazılacak. Bizden sonraki kuşaklar bu savunmayı okuyarak büyüyecek. Bu aynı zamanda bir halklar devriminin Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgürlük, eşitlik, demokratik toplumlar, topluluklar çizgisinde gerçekleşen gerçek bir halklar devriminin tarihi olacak…
Kobanê savunması
Stalingrad, Leningrad ve Moskova’nın savunmasına ilişkin çok şey yazıldı. Romanlar, öyküler, şiirler yazıldı. Yazılanların büyük bir bölümü dünya klasikleri düzeyine ulaştı. Yazılan roman, öykü ve şiirlerde bu kentlerin Alman (Hitler) faşizmine karşı nasıl, hangi koşullarda savunulduğu anlatılıyor. Bu savunmada yer alan insanların aç, susuz, kuşatma içinde Sovyet topraklarında yaşayan yüzlerce halktan insanın sırt sırta, omuz omuza vererek nasıl direndiği anlatılıyor. Bu kitapların birçoğunu okudum. Çocukluk ve gençlik yıllarımda hayallerimi süsleyen direniş ve savunma olaylarıydı. Sadece kitaplardan okumakla kalmadım. Sovyet ülkelerinde bulunduğum yıllarda bu direniş ve savunma ruhunu dönemin canlı tanıklarından da dinledim.