Sınır bana vazgeçmemeyi, ilerletebilmeyi, sözünü sınırda durarak söylemeyi ve sınırın içinden çatışmayı da öğretti. Bütün iç ve dış mihrak meseleleriyle başedebilmeyi, sınırda durarak ne içeri ne dışarı kaçmadan konuşabilmeyi öğretti. Sanırım sınırda olmayı en çok bu yüzden önemsiyorum.

   

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’dan son yıllarda yeni bir entelektüel göç yaşanıyor. Kürt sorununa barışçıl çözüm çağrısı yapan ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ başlıklı bildiriyi imzalamış akademisyenlerin ‘gidişi’yle başlayan göç hareketliliğin ne kadar devam edeceği bilinmiyor, gidenlerin ne kadarının kalıcı olacağı da net değil. Fakat tek gidenler sadece akademisyenler de değil. Özellikle 2013’teki “Gezi Direnişi” sırasında politikleşen genç kuşak mensuplarının Türkiye’yi terk edenlerin arasında hatırı sayılır bir paya sahip olduğu görülüyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2017’de Türkiye’yi terk edenlerin sayısının 253 bin olduğunu açıkladı. Göç eden nüfusun yüzde 42,2’si 25-34 yaş grubundan, yüzde 57’si de İstanbul, Ankara, Antalya, Bursa ve İzmir gibi büyük kentlerden. Daha öncesinde başlamakla beraber özellikle darbe girişimi, OHAL ve referandum süreçlerinin insanlarda yarattığı umutsuzluk, eğitim ve mülkiyet hakları gibi konulardaki belirsizlikler ve geriye gidiş en temel ortak sebepler arasında sayılabilir.

Prof. Dr. Neşe Özgen, göç, sürgün, mültecilik ve ‘sınır sosyolojisi’ konusunda uzman bir isim. Aslında bir sınır insanı... Kürdistan, Türkiye sınırlarını karış karış dolaştı. Mültecilere yardım etti, onların hikayelerini dinledi. Mültecilere, sınıra dair ne varsa biriktiren Özgen, Barış İçin Akademisyenler imzacısı olmadan önce Galatasaray ve Mimar Sinan üniversitelerinde doktora derslerine giriyordu. Akademisyenlerin başka ülkeleri tercih etmesinin sebebini Özgen, ‘’Beklentilerini bulamadıkları için, ülkelerinde istenmediklerini düşündükleri için ülke dışına çıkıyorlar’’ diyor. Türkiye’yi terk eden Neşe Özgen, şimdi yine sınır bir kentte; Selanik’te. Ülkeden kopuş duygusunun bu kez geçmiş göçlerden çok daha yüksek olduğuna dikkat çeken Özgen ile koçerliği, yeni mültecileri, sınırları ve devletin göç politikasını konuştuk.

Uzun yıllardır sınır çalışıyorsunuz, sürekli sınırlarda olmak nasıl bir duygu?

Sınır insanları iç bölge insanlarından daha yetkin, daha esnek ve yeniliklere daha açıklar. Gelişmeleri daha kolay değerlendirip çoklu kanallardan izlerken daha bağımsız ve karşılaştırmalı olarak değerlendirip, daha uzun vadeli kararlar veriyorlar.  Ben de bir sınır insanıyım bunca yıl sonra, en azından sınır insanları bunu bana öğretti: Aktör olmanın, sözünü sakınmamanın ve geleceğin ufkunu sezebilmenin değerini onlardan öğrendim. Sınır insanları beni içlerine kabul ettiler, ne mutlu bana.

Gelmekte olanı önceden sınırda sezersiniz; zira bela da, haysiyet de, melanet de, geleceğin umudu da sınırdan girer. Çeper, merkezin politikalarının ne kadar hantal, ne kadar gecikmiş ve ne kadar merkeziyetçi bir yapıda olduğunu ve ne kadar kolay alaşağı edilebileceğini, pek iyi pazarlık edilip sonra da merkezin canına ne kadar kolay okunabileceğini göstermiş olan çok güzel örneklerle dolu. Aslında biraz kelimeyle oynayarak bunun yerellik olacağını da söyleyebilirim. Merkezin dışına düşenler diyelim. Sınırda, merkezin dışında, çeperde olmak umut doludur. Gelecek merkezlerden değil çeperlerden yükselecek: Sınırlardan yani.

Koçerlik diyorsunuz, sizin koçerliğiniz nerede başlıyor?

Koçerlik, yani yerin ve göğün hakimi olmak ve aynı zamanda  onun içinde bir tekçik varlık olarak yer almak, eşsiz bir kadim bilgidir. Koçerlik, göçerlik sadece bir yaşam tarzı değil, üretimin, paylaşımın, çatışmanın ve yaşamanın özel bir birikimini barındırır. Tek tanrılılığın toprağa yerleşiklikle ortaya çıkması tesadüf değildir. Yerleşiklik, tarımcılık, toprak ve sulbün mülkiyetinin ve kadının doğurganlığının denetlenmesini, tanrının gücünün yeryüzünden çekilip yükseklere yükselmesinin-miracın, koca tapınaklarla yeryüzünün ve gökyüzünün çitlenmesinin eşdeğer zamanlarda ortaya çıkması, birbirlerini besleyen bağları tesadüf değildir. Yerleşik devletlerin, gerek imparatorlukların gerek modern devletlerin gerekse ulus sistematiğine büzüşmüş yeni devletlerin başedemeyeceği kadar eski bilgileri barındırır: Bu yüzden bu saydıklarımın hepsi ormana saldırır, eşitlik ve kutsallık gibi tüm değerleri yeryüzünün varlıklarının elinden alıp bazı merkezi otoritelere bağlamaya- ve hala aynı korkuyla- çalışırlar.

Koçerlik yer’i bir kartografiye oradan da topografyaya indirgeyenlerin aksine, yer’de bulunmayı bir lütüf, izin ya da siyasi-ticari bir kazanım olarak anlamaz. O yerlerde vardır. Koçerlik evrenin kozmografyasıyla birlikte varolabilmenin en derin bilgisidir.  Adols Huxley, Algı Kapıları adlı çalışmasında, insanın konar göçer zamanlarından kalma duyularını kaybettiğini ve şu anda 5 duyuya kadar nasıl indirgenmiş olduğumuzu anlatır. (Ki aslında görme, koklama, işitme, duyma duyularımızı da büyük oranda yitirdik. Geride kalan neredeyse tek duyumuz olan dokunmayı da iklimi ve doğayı düşman olarak tarifeyip, kaybediyoruz). Huxley’in bahsettiği diğer duyularımızın bazıları konar-göçerlerde hala belli belirsiz de olsa yaşamaktadır. O yüzden de koçerlik, göçerlik yüzeysel bulduğumuz basitliklerinin ardında, derin bir kozmografya bilgisini barındırabilen tek yapıdır. Koçer yurtsuz değildir, aksine onun yer ve yurt tanımı kozmografiktir. Harita devlet otoritesinin tarifi, arsa müteahhitin malı, vatan çoklu bir millet alanıdır; koçer için ise yurd-yurdluk Uranüs ile orman arasında bir yerdedir. Ben hala koçer olamadım biliyorum. Ama biraz bêkes (yetim-yurtsuz) oldum sanırım. Bu da çağdaş bir hastalık.

Kimse pek bilmese de sınırları geçerken kaybolan, boğulma tehlikesi geçiren mülteciler için birçok zaman seferber oluyorsunuz. Şiddet önce sınırda mı yaşanıyor?

Sınırlar, devlet sınırları çok acımasızlaştı son on yıldır. Evet hemen her zaman pazarlık, çatışma, itaat, boyun eğdirme, dolaşık işler, otorite vb. söz konusuydu. Ancak bu işlere katılmanın bedeli hem çok arttı hem de vatandaş sayılmanın fiyatı, bedeli çok yükseldi. Sınır ne kadar pahalılanırsa, can bedeli ne kadar artarsa iç bölge insanları için de aynı bedel var. Bu diyalektik bir rezonans. Bir farkla, bu şiddet önce sınırda yaşanıyor.

Ve ihanetin, dolandırıcılığın, müphem alanların, tekinsizliğin,  devletin ne kadar irrasyonel bir varlık olduğunun en vazıh halleri ve bunu sezenlere ödettiği yüksek can bedeli en çok sınırda ayan oluyor.

Bu kanlı ve öfkeli ve bir o kadar da sahte bariyer pek çok şiddeti ve sahteliği barındırıyor. İtaat edenleri ise sonra o tekinsizliğin bir parçası oluyor. Örnek mi: Dört bir sınırımızda kaçakçılar şu anda devlet-karşı devlet-sınır soyguncuları üçgeninin en yüksek aktörleri. Bir kaçakçı bir sığınmacıyı devletin daha fazla istediğinden eminse sınırı geçirmeden -parasını alarak- o veya öteki devlete satabilir; o can devlet için de anlamsız ise delik bir bot verebilir veya yanında parası olduğunu biliyorsa sınırdaki soygun şebekelerine boğdurtup cüzdanını ve karısını paylaşabilir. Düşünün ne güçlü bir istihbarat ve kazanç sistematiğinin, ne kadar güçlü bir aktörü.

Bir yenilik (!) daha var: Biz aileler sınırı geçebildiğinde sevinirdik, zira ”hiç değilse kadınları, gençleri ve çocukları sınırda satmak zorunda kalmamışlar” diye düşünürdük. Şimdi devletlerin ”güvenlikli” kamplarında o satışlar içerde yapılıyor: Suriye’den Türkiye’ye Almanya’ya, Yunanistan’dan Romanya’ya. Kaçakçılar sadece sınırlara değil devletlerin kamplarına da egemen. Tabii sadece illegal kaçakçılardan söz etmiyorum. Çeşitli STK’lar, devlet kurumları, güvenlik sistemleri, medya,  kanaat önderleri vb. de bu büyük pazardan formal ya da informal, ayni ya da nakdi faydalanıyorlar. Sınırın hallerini raporlayan, ciddi bir biçimde devletlerin ve ”sanki-devletler”in  suçlarını kayıtlayan ve öncesi ve sonrası üzerine etik ve bilimsel çalışan, müdahil sosyal bilimcilerin ağırlıkta olduğu pek çok izleme ve denetleme kurumumuz var. Hemen her geçişi izliyor ve kayıtlıyoruz. Sonrasında STK’lar ve kurumlar aracılığıyla sosyal ve hukuki süreçlere katılıyoruz. Ama en çok canımın acıdığı anlar, gencecik meslektaşlarımın, geleceğin en parlak yıldızlarından olan yoldaşlarımın sınırda hırpalanmalarını çaresizce izlediğim anlar.

Yıllarca sınırlarda hayatlara şahitlik yaptınız. Sınırlarda dolaştınız. Sizin vatanınız neresi? Kendinizi bir yere ait hissediyor musunuz?

Şimdilerde sınır sadece mültecilik üzerinden konuşuluyor. Vatan meselesi de mülteci olmakla vatandaş olmak arasına hapsoldu. Diğer bir deyişle vatan üzerine konuştuğumuzda bu mesele ”arsaların satışı ve arazinin korunması”nın ötesine geçemiyor. Millet üzerine konuşmak ise mümkün dahi değil: Milletten olup olmamayı da siyasi popülizmden beslenen bir otoriteryen rejim belirliyor. Oysa Can Yücel’in dediği gibi bizim bir kozmografyamız vardır. Onun HAYIR şiirinde dediği gibi:

”Dinlensin diyedir gözlerimiz

Bu önümüzde açılıp giden manzara;

Bu dünya, yoruldu mu

kuşlar konsun diyedir,

Ve tanrılar boşluktan bıkınca...”

Bizim anayurdumuz kosmos’dur. Çocukuğumuzun anılarıdır ve insanlarla, sevdiklerimizle kendimizi sadece şimdide değil gelecekte de en güçlü ve iyi duyumsadığımız yerdir. Bu bir miting anı da olabilir, dostlarla bir su başında durduğumuz bir an da, birlikte türkü söylediğimiz bir zaman ya da bir çocuğun, bir kedinin bizim elimize ilk dokunduğu an, bir dağın üzerinden bir kartal gibi süzüldüğümüzü düşüneceğimiz ilk an da. Yurdumuz bir duygudur. Basitçe, birkaç dostla yağlı ekmeklere şeker döküp patikayı izleyerek yürümeyi sürdürdüğümüz anın duygusudur.

Vatan meselesine gelince, elbette kendimi bir yere bağlı hissediyorum. Aidiyet olmuyor bu: aidiyet olması için o yerin izin vermesi lazım, ona kendisini açması lazım, insan yerin aidiyetini o yerdeki sosyal ve kozmografik doku izin vermeden kazanamıyor. Devletin haritası örneğin, benim içine sığmayı kabul edemeyeceğim kadar küçük ve sığ. Dahası, pek çok insan gibi ben de kendimi örneğin İstanbul’a ait hissedemem- zira kent bizi, hepimizi dışarı püskürtüyor.  Ama çepere ait olduğumu -artık- hissediyorum. Çeper, sınır beni kabul etti.

Öte yandan sınır bana vazgeçmemeyi, ilerletebilmeyi, sözünü sınırda durarak söylemeyi ve sınırın içinden çatışmayı da öğretti. Bütün iç ve dış mihrak meseleleriyle başedebilmeyi, sınırda durarak ne içeri ne dışarı kaçmadan konuşabilmeyi öğretti. Sanırım sınırda olmayı en çok bu yüzden önemsiyorum.

12 Mart 12 Eylül , 90’larda örgütlü siyasi yapıların, bireylerin Avrupa’ya yoğun bir göç akışı oldu. 2015’ten sonra yaşanan göçün bu üç dönemden farkı nedir?

Saydığınız dönemlerin iki türlü göçü vardı: Daha iyi bir dünya, daha yaşanabilir bir dünya arayışıyla, daha önce kıta Avrupasına yerleşmiş olan yakınlarının yanlarına yerleşen işsizlerin göçü ve dönemin iktidarının antidemokratik-ayrımcı yapısından kaçarak yerleşen demokrat, sol ve sosyalistlerin göçü.

Dönemsel göçler arasında çok büyük farklar var:  En önemlisi bu kez göçe koyulanların geçmişten daha bilinçli olarak geri dönmek konusunda isteklerinin daha az olması ve bu konuda tereddütsüz olmaları: Ülkeden kopuş duygusunun geçmiş göçlerden çok daha yüksek olması. Bunun iki nedeni var: İlki bu grupların dışarıya entegre olma kapasiteleri geçmişten daha yüksek. Daha eğitimli, Avrupa sistemlerine daha önceden entegre olmuş ve aslında dünyanın çeşitli yerlerinde çalışabilme olanakları olmasına rağmen yaşamak için Türkiye’yi seçmiş olan insanlar. Şimdi beklentilerini bulamadıkları için ya da daha önemlisi ülkelerinde istenmediklerini düşündükleri için; demokrasi, etik, ahlak ve gelecek hakkında vatandaşlık haklarını, seslerini ve kararlarını kullanmalarının kısıtlandığını gördükleri için ülke dışına çıkıyorlar. Ve  geri dönme konusunda daha ketumlar.

İkinci farkları bu grupların ülke dışında bir hayatı kurma konusundaki sabit kararlarına rağmen, ülke içi politikalar ve ülkenin uluslararası konumu hakkında geçmişteki göçedenlerden çok daha yetkin, ısrarlı ve geliştirici bir politik tutumları olması. Diğer bir deyişle söz haklarını sürdürüyor, dış dünyayla çok daha iyi entegre olduklarından da sözlerini daha yüksek politik zeminlerde ifade edebiliyorlar. Muhalefet yurtdışına taşındı yani ve yurt içinden daha yüksek bir sesle ülkenin geleceğine dair iddiasını sürdürüyor.  Dahası bu gruplar, şu anda yurt dışında da bulundukları ülkelerin politikalarına daha yüksek sesle dahil oluyor ve o ülkenin sadece Türkiye’ye dair politikasını değil, ülkenin iç politikalarında da politik aktör olma iddiası taşıyorlar.

Bu nasıl oldu?

Elbette geçmiş göçlerin o ülkelerde biriktirdikleri çok kıymetli siyasetler var. Ancak ben bu hususta hem dünya ölçeğinde farklılaşan vatan kavramının çok önemli olduğunu hem de Türkiye’nin epeydir uyguladığı ”İslamcı Türkçü yayılmacı politikaların” bu şekilde zıttını da doğurduğunu düşünüyorum. Dünya milletleri kendi sınırları içinde kalanları gayet milli ve milliyetçi hatta ırkçı politikalara indirgerken, sınır dışına attığı insanlar mekansız alanlarda, göç ve mültecilik alanlarında muhalif çevreleri oluşturmaya başladı ve benzersiz bir politik aktör çevresinde üstelik kıtalar aşan biçimde örgütlenmeye başladı. İkinci olgu ise yani önce devlete çöreklenen Fetullahçı cemaatin sonra da AKP’nin ihraç ettiği islamcı-millici çitlemenin sonuçlarını çıktığı ülkede karşısında bulan muhalifler, bu kez de gittikleri ülkede buna karşı muhalif politikalar geliştirmeye başladılar. Hayat diyalektiktir. Her politika karşıtını da karşısında bulur.

Bizler bu demokrasi arayışıyla daha iyi bir dünya arayışıyla ülkemizden gidenlere bakıyoruz ama, aslında gidilen ülkelerdeki devlet yapılarının, göç politikalarının, çalışma vb. koşullarının da göçlerin yönünü-yapısını ne kadar belirlemekte olduğunu ihmal ediyoruz. Göçün yönüne yapısına sadece içinden çıkılan ülkenin insanını defeden, istemezükçü koşulları değil büyük oranda gidilen ülkenin çekici koşulları, ucuz işgücü talepleri, göçmen destek sistemleri büyük oranda yön verir. Örneğin bu nedenle 70’lerde, 80’lerde, 90’larda, 2000’lerde göçe duranlarla bu dönemdeki göçedenler arasında da büyük farklar var: Geçmişten daha nitelikli ve daha politik olarak olgun bir göç grubu var ancak bu kez AB politikaları bu gruba geçmişte olduğundan daha az değer veriyor ve daha az kabul ediyor. Sınırlar son derece sıkışık. Kaçak geçmek istediğinizde - illegal zincire başvurarak- daha kolay aşacağınız bir sınır, örneğin akademik, iş, turizm vb gerekçelerle daha zor aşabiliyorsunuz bu dönemde. Ya da neredeyse kaçakçıya ödeyeceğiniz bir paraya eşdeğer miktarları yatırarak dışardan kabul alabiliyorsunuz.

Dönemin bir diğer farkı, göçmenin mülteciye indirgenmeye zorlanması: Sürgün, sığınmacı, gelecek arayan vb. tüm kategoriler eğer siyasi bir rehine değeriniz yoksa tamamen belirsizleştirilip ”çaresiz mülteci” konumuna indirgeniyor. AB’nin kalınlaşan dış duvarları, ”zorla geri gönderme”, ”aileyi parçalama”, ”belirli bir kampa yıllarca hapsetme” vb. ortak bir politika izliyor. Aynı durumu Türkiye’ nin göç ve mülteci politikasında da görüyoruz. Üç grup kabul prosedürü var: Siyasi rehineler, siyasi ortaklar ve diğerleri. Dolayısıyla tüm ülkelerdeki bu üç grup vatan sınırlarını aşarak kendi içlerinde politik örgütlenebilme yollarını, geçmişten  daha yüksek biçimde aramaya başladılar.

‘’Mültecilere, sınıra dair ne varsa biriktiriyorum’’ demiştiniz. Neler var arşivinizde?

Arşivimde 20 yıla yakın etnografik veri ve bunların derlenmiş, büyük çoğunlukla tasnif edilmiş, yazılmakta olan bilgisi var. Devletin sınır rejimlerinin fiziki-sosyal-topografik- anlatısal ve otorite bilgisinin materyali var. Ve tamamı şu anda yurtdışında bir üniversitede, tasnifi devam ediyor. Benden sonraki çalışmacılara yol gösterecek biçimde düzenliyorum ve uluslararası bir arşive bırakacağım. Keşke böyle bir etnografik arşivi Türkiye’de oluşturabilseydim, oluşturabilseydik. Ancak hafızasını büyük bir gaddarlıkla hem silerek hem yeniden yazarak yok etmekte olan ülkemin bilimsel bilginin hafızasını içinde barındırması artık neredeyse imkansız. Yurtdışında bir enstitüye bırakıyorum. Hem benim hem de sahada bilgisini derlediğim tüm görüşmecilerin insan haklarını korumak için. Bilimsel bilgiyi evrensel ölçekte paylaşabilmek için.