Köken takıntısı sürekli bir taklit hali doğurur. Çünkü şeylerin kökendeki halleriyle en hakiki, en otantik biçimde var oldukları var sayılır. O halde sahici bir varoluşa sahip olmanın tek yolu kökende gerçekleşmiş olduğu şekliyle var olmaya çabalamaktan geçer. Köken, bu durum içerisinde taklit edilecek bir model işlevi görür. Sahici olan kökende vuku bulmuştur. Bu varsayım şimdiki zamanın da ölçütü olarak devreye sokulur. Kökenin gerçekte ne olduğunun, nasıl olduğunun da doğrusu pek bir önemi yoktur; önemli olan ‘anlatı’nın kendisidir. O halde şunu söylemek mümkün: Köken takıntısı aynı zamanda belirli bir ‘şimdiki zamanı’; şeylerin ve ilişkilerin şimdide mevcut oldukları hali, durumu mutlaklaştırmak arzusunu da taşır. Türkiye’nin şimdiki zamanında gördüğümüz şey ise temel meşrulaştırıcı ideolojisini İslamcılıktan türeten vahşi bir kapitalizmdir. O halde Müslümanların şapkayı önlerine koyup, inandıkları dinin vahşi kapitalizmle neden bu kadar kolay eklemlenebildiği üzerine düşünmeleri gerekiyor. Çünkü vahşi kapitalizm içerisinde tekrar eden bir yapısal söylem olarak karşımıza çıkan şey, bir Osmanlı rüyası ile birlikte bir Asr-ı Saadet rüyasıdır.
Fakat bunun bir rüya olduğunu unutmamak gerekiyor. Çünkü gerçek bir tarihsel bakış eskinin kendi yasasının ve yeninin de kendi yasasının olduğunu görebilen bakıştır. Eskinin bir semboller demeti olarak yeni içerisinde ya da daha kesin bir ifadeyle, İslami öğelerin ve sembollerin modern kapitalizm koşulları içerisinde sürekli seferber edilmesinin yarattığı teorik uyumsuzluğun bir benzerini kendi döneminde yakalamış olan Marx, 18 Brumaire’de şunları söylüyordu: “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.” Marx’a göre trajik olanı Danton, komik olanı ise Caussidiére temsil ediyordu; Robespierre trajikti, Louis Blanc komik; Fransız Devrimi’nin 1793-1795 dönemi Montagnartları trajik figürlerdi, oysa 1848-1851 döneminin Montagnartları gülünçtü. Montagnartlar, Fransız Devrimi’nin en radikal burjuva devrimci grubu olarak ürettikleri siyasal konumu ve söylemi, krallığın çöküşüyle birlikte siyasal anlamını yitirmişken de devreye sokmaya çalıştıklarında kaçınılmaz bir şekilde gülünçleşmişlerdi. Onları gülünç kılan şey, anlamını yitirmiş bir şeyi tekrarlayarak dünyayı yeniden hizaya getirme arayışlarıydı; bu da burjuvanın ünlü ‘devrime ihaneti’ meselesidir zaten.
Marx’ın sözlerinde şimdiye kadar odaklandığımız kısım olan gülünç-trajik ikiliğine ‘tekrarı’ da iliştirmemiz gerekmez mi? Çünkü karşı devrimci olan gülünçlük değil, gülünç olana güler geçer insan. Bu biçimiyle ‘tekrar’ karşı-devrimcidir; devrimci olanı yutar, kendi anlam sistemi içerisinde eriterek anlamsızlaştırır. Vahşi kapitalizm koşulları içerisinde, insanı insanın kurduna dönüştüren bu aşırı rekabetçi dünya içerisinde İslam da bundan muaf değildir. Kökenin geri çağrılışı, kökende gerçekte ne olmuş olursa olsun kökenin taşıdığı trajik karakteri gülünçleştirir; çünkü kökenin şimdiye geri gelişi, bizzat kökenin kökenden koparılmasıdır. Bir şimdiki zamanın inşasından başka bir işe yaramayacaktır kökenin geri gelişi. Şimdiki zaman ise modern kapitalizmin zamanıdır. Dolayısıyla bu köken rüyası, yapısal bakımdan, ne Batı karşıtı olabilir ne de kapitalizm karşıtı. Aksine kökene dönük vurgu, sürekli değişse de şimdiki zamanın şimdiki haliyle berkitilmesine hizmet eder. Üstelik tuhaf bir paradoksla, ürettiği öznenin şimdiki zamana erişimini iptal ederek yapar bunu. En nihayetinde bu özne kökeni istemektedir; şimdiki zamanı değil. Böylelikle erişimine kavuşamadığı şimdiki zaman, onun kökene erişme hülyasının önündeki engel olarak algılanır ve bu özne olanca gücüyle şimdiki zamana saldırmaya başlar. Hiç kuşku yok ki nihilist bir saldırıdır bu; mutlak yok edici bir saldırı.
Bu tekrarı görünür kılan uğraklardan biri de Hallac-ı Mansur’dur. Öldürülmeden önce, kalabalığa dönüp son sözlerini haykırırken şunu söylemiştir Hallac: “Sizin taptığınız Tanrı benim ayaklarımın altındadır.” Elbette kalabalık, bu sözlerde, Hallac’ın öldürülmesinin meşru olduğu yönündeki kanaatin bir kanıtını görmüş ve daha da galeyana gelinerek Hallac’ın öldürülmesi olayı daha da hınçlı, şiddetli bir gösteriye dönüştürülmüştür; “Allah’ımızı ayaklarının altına aldı” kanaatiyle. Ama Hallac’ın cansız bedeni yana düşünce ayaklarının altında bir miktar para olduğu görülmüş.
Her şey tekrar ediyor bu çağda da; her ne kadar birilerinin taptığı Tanrı hala Hallac’ın ayaklarının altında olsa da.