
Mezopotamya’nın en eski kent toplulukları, Kürtlerin yaşadıkları coğrafyaya Gondwana adını verdiler. Bu adı Köyler Ülkesi diye okumak da mümkündür. Neolitik devrimin öncü toplulukları olan Kürtler kaşifi oldukları köye başka halklardan daha yüksek bir değer biçtiler. Köy kendi kimliklerinin en önemli unsurlarından biri oldu. Öyle ki, başkaları onları bu nedenle Dağlı Halk olarak tanımladılar. Kent Kürtlere esasen yabancıydı. Bajarî ya da Sukij ‘güvenilmez’ olmakla özdeşti. Gerçekten de kent köleliğin, kır ya da dağ ise özgürlüklerin yurduydu. Kent hakikati yitirmek, kır ya da dağ ise özüne bağlı kalmak anlamını taşıyordu. Özgür yaşam kendi topraklarına bağlılık ve bu topraklar üzerinde yeşeren kök kültüre bağlılık demekti.
Daha önceleri de belli bir yabancılaşmadan söz edilse bile, Kürtlerin bu kök kültürden kopuşları esas olarak son yüzyılda başladı. Kürtlerin ulus-devlet tarafından soykırım kıskacına alınmaları Kürt kültürü için tam bir baş aşağı gidişin yolunu açtı. 1950’lerden sonraki her askeri darbe bu kök kültürden kopuşu biraz daha hızlandırdı. 1990’ların ilk yarısında Kürdistan’da beş bine yakın köy ile çok sayıda mezranın yakılıp yıkılması aslında vahşi bir soykırım hamlesiydi. Dönemin yöneticilerinin sıkça dile getirdikleri ‘kök kazıma’ ameliyesi böyle yürütülüyordu. Evleri başlarına yıkılan ve büyük kentlerin varoşlarına yığılan milyonlarca insan sadece yurtlarından değil, tarihsel kimlikleri ve kültürlerinden de kopacaktı. Varılmak istenen hedef buydu.
Kendi topraklarına ve kültürlerine bağlılıkları Êzîdî Kürtlerin en belirgin özellikleri oluyor. Bu açıdan ‘1938 tertelesi’ öncesinin Alevi Dersim Kürtlerine oldukça benzer yanları var. Terteleden önce Dersim’de hakim olan kültür kök kültürdü. Kimlik bilinci yüksekti. Kurmanc şeklinde ifade edilen kavim kimliği aşiret kimliğinden önce geliyordu. İdeolojik kimlik olarak Alevilik kavim kimliğini pekiştiren bir harç işlevi görüyordu. Alevi olmak aynı zamanda Kurmanc olmaktı. Aşiret ve kabile farklılığı çokluk ya da çoğulluğa denk düşüyordu. Teorize edilmemiş haliyle gerçek demokrasinin tam da bu olduğuna hiç kuşkum yoktur. O dönemin Dersim Kürtlüğünün hala ‘Kurmancîya Beleke’ olarak anılması bunu kanıtlar. Demokrasi de zaten çok renklilik ve çok seslilik demektir. Demokrasi devletçi sistem dışındaki toplumların yönetim biçimi ve yaşam tarzıdır.
Dersim ‘38’de bir kırım yaşadı. Şengal’deki tablo tıpatıp Dersim’de de sahnelendi. Katil sürüsünden kaçıp dağlara vuranların sayısı bile neredeyse denkti. Bu insanların ezici çoğunluğu yakalandığı yerde kurşuna dizildi. Geriye kalan daha az sayıda bir nüfus yerinden yurdundan sökülüp mecburi iskana tabi tutuldu. Yasak kalktığında sürgün edilenlerin çoğunluğu topraklarına döndü. Ancak bu kez eskisinden daha korkunç bir soykırım uygulanmaya başlandı. Zorunlu sürgün yerini görünürde ‘gönüllü sürgün’e terk etti. Fiziki soykırımla başarılamayan şey kültürel soykırımla tamamlanmaya çalışıldı. Böylece köksüzlük hakim eğilim haline geldi.
Kültür olarak dinî inanç toplumsal kimliğin korunmasında önemli bir rol oynamıştır. Êzîdî Kürt toplumuna baktığımızda bu gerçeği net olarak görüyoruz. Yeri başka bir ideoloji ile doldurulmadığında dinî inancın zayıflaması toplumun çözülüşünün önünü açar. Dinin özü ahlaktır ve çözülüşü ahlakın çözülüşünü hızlandırır. Bunun en acı örneği yine Dersim’dir. Buradaki Alevi inancının Dersim’in kendisiyle direkt bağlantısı vardır. Her aşiretin bir bakıma totemi çağrıştıran bir ziyareti mevcuttur. Hatta Dersim’in kendisi ziyarettir, bir bakıma Aleviliğin Kabesidir. Dersim insanı topraklarından kopunca inançlarından da koptu. Şimdi nerdeyse bu zemindeki insan sayısı kadar Alevilik yorumuna rastlıyoruz. Bu durum bile toplumun dağılmasının ürünü olan bireyciliğin oynadığı tahrip edici role tanıklık ediyor. Toplumda yaşayan Alevilik ise bir yana bırakılıyor.
Aynı tahribat Sünni Kürt kesiminde de yaşanıyor. Kültürel İslam’ın ciddi bir erozyonu yaşaması bir yandan toplumu çözerken, diğer yandan devletçi İslam’ın güçlenmesine yol açıyor. Her iki durumda da karşımıza çıkan gösteri toplumu oluyor. Her iki kesim de kapitalist modernitenin etki sahası içinde yer alıyor. Bu yüzden Ortadoğu’da İslam adına yaşanan vahşeti kapitalist sistemin yeni bir Haçlı Seferi olarak tanımlamak hiç de yanlış değildir. IŞİD çeteleri özünde bu saldırı seferinin öncü birliklerini teşkil ediyor. Sistem bu çeteyi kullanarak hem yaptığı vahşetin tüm sorumluluğunu İslam’ın üzerine yıkıyor, hem de kurtarıcı rolüne soyunuyor.
Radikal demokrasi güçlerinin öncüsü olan Kürtleri tasfiye etmek saldırının asıl amacını oluşturuyor. Bu yüzden hala sistem dışı bir topluluk olan Êzîdî Kürtler hedef tahtasına oturtuluyor. Küresel kapitalist sistem kök kültürüne bu denli bağlı bir topluluğun varlığını kendisi için tehlikeli buluyor. Kendi topraklarında yaşadıkları sürece kendileri olarak kalacaklarından, topraklarını bırakıp kaçmaları için her şeyi yapıyor. Tıpkı Dersim’in Alevi Kürtleri gibi Êzîdî Kürtlerin de dünyanın dört bir yanına savrulmaları öngörülüyor. Êzîdîler topraklarından kopmanın hafızasını yitirmekle aynı şey olduğunu bilerek bu soykırım politikasına karşı direniyor.
Tüm Kürt halkının bu direnişe en aktif şekilde katılması direnişin başarısı için zorunludur. Kuzey’deki halkımız ve özellikle Alevi Kürtler hem evinin hem de kalbinin kapılarını Êzîdîlere açmalıdır. Bu sahiplenme sadece mağdur edilmiş mazlum bir topluluğu savunma değil, aynı zamanda demokratik ulus inşasına hızlı bir ivme kazandırma olacaktır. Êzîdîleri sahiplenmek ve savunmak kendi topraklarını, tarihini, kimliğini ve kültürünü sahiplenmek ve savunmaktır. Şengal’deki soykırım denemesiyle yok edilmek istenen sadece Êzîdîler değil, özgür yaşamakta kararlı tüm Kürtlerdir. Bu gerçek unutulmamalı, sistemin Kürtler üzerindeki iğrenç politikalarını boşa çıkarmak için gereken neyse mutlaka yapılmalıdır.
Kapitalist modernitenin bir toplumkırım sistemi olduğunu iyi bilmek durumundayız. Bu sistemin sınırları içinde kaldıkça, demokratik ulus inşasına girişmek bir yana, insanlığımızı korumayı bile başaramayız. Bu yönüyle Êzîdî halkımızından öğreneceğimiz çok şey var.