Sosyal, sınıfsal ve ulusal toplumlar içerisinde her ne kadar çoğunlukla bencil bireyci yaşam tarzıyla hareket edilse de şu veya bu düzeyde örgütlü kolektif mekanizmalar da azımsanmayacak derecede söz konusudur. Öncelikle kolektivizm, belirli amaçlar çerçevesinde birden fazla insanın bir araya gelerek bir irade ve eylem birliğine varmasıdır. Diğer yandan irademiz dışında objektif olarak küçük ya da büyük, az yada çok, basit veyahut da daha ileri düzeylerde farklılıklara ve çelişkilere rağmen bireylerin bir araya gelerek kolektif mekanizmalar oluşturmasıdır. Buradan kolektifin bileşenleri olarak bütün bireylerin her yönüyle aynı düşünmedikleri, asgari yada azami düzeyde bir birliğin oluşturularak merkezileşmeye gitme durumunu kastetmekteyiz.

Sosyal, sınıflar ve sınıflı toplumlar gerçekliğinden bağımsız ele alamayacağımız demokratik ve özgürlükçü partilerin de, yaşayan canlı kolektif mekanizmalar olarak kavranması gerektiği açıktır. Ne var ki devrimci ve komünist mücadele ve örgütlü yaşamdaki gönül rahatlığının, ciddi düzeyde rahatsızlandığını ve bu kadar da olmaz, yapılmaz dedirten derecede rahatsızlıkların yaşanageldiğini de sorgulamadan geçemeyiz. Oysa gönül rahatlığıyla girilen ve örgütlü mücadele ve yaşam perspektifiyle dolu dolu haz duyarak devrimciliğin sürdürülmesi ütopyası karşısında yazık ki hiç de doğru olmayan ciddi hata ve zafiyetlerin, çelişkilerin sonucu olarak ciddi düzeyde yabancılaşmalar ve yozlaşmalar gündeme gelmiş ve gelmektedir. Fakat devrimci yaşam ve örgütlü mücadelede bireyin gönül rahatlığıyla kolektifin parçası ve bileşeni olduğu gerçekliği aslolandır. Bireyin kendi özgücü ve özgüveni de asla ötelemeden öz iradesiyle ve bağımsız devrimci kişiliğiyle devrimci parti içerisinde canlı organizma olarak kolektifin bir parçası içerisinde işlevsel olması gerçekliği doğru ve uygun bir durumdur.

Peki geçmişten bugüne devrimci ve komünist partileri içerisinde gönül rahatlığının yeterince işletildiği ve işlevsel hale geldiği söylenebilir mi? Tabi ki hayır. Tam da bu noktada şehit yoldaşlarımızın saf ve temiz duygu ve düşüncelerle demokratik ve özgürlük mücadelesine girdiklerini, yaşadıkları ve yaptıklarından asla pişman olmadıklarını, bir gün düşmanın elinden kurtulursa aynı kararlılıkla mücadeleyi sürdürecekleri beyanları kulaklarımız da sürekli çınlamalıdır. Bundan elbette devrimci ve komünist mücadele ve örgütlü yaşam içerisinde çeşitli zorluklarla karşılaşılabileceği ve gönül rahatlığında, bütün bunların engel olmadığı ve olamayacağını da vurgulamak isteriz. Devrim ve komünizmin dümdüz bir yol izlemediği, izlemeyeceği de bu şekilde ortaya çıkmaktadır.

Demokratik merkeziyetçilik temelinde…

Kolektivizm içerisinde demokratik merkeziyetçilik ilkesi ve bu doğrultudaki alt-üst, azınlık-çoğunluk, bütün üyeler merkezi yönetici kademelere bağlıdır vs şeklindeki işleyişi es geçemeyiz. Ancak bütün bu örgütsel işleyiş ve disiplin kapsamında örgütsel statüler, asla özel imtiyazlar olarak ele alınamayacağı gibi, böyle tasavvur edilerek yan gelip yatma yerleri olarak da kavranamazlar. Demokratik merkeziyetçilik temelinde kolektifin içerisinde örneğin Merkez Komitesi(MK) ya da üst yönetici kademelerde yer alan yada oralara seçilenlerin bulundukları veyahut da seçildikleri örgütsel statükoları, asla keyfi bir şekilde kullanmaması doğrudur. Keza devrimci parti iradesince seçilip üst kademelerde yer alan yoldaşların, aksine daha fazla pratikle önderlik görevini icra etmesi ve temsiliyeti pratik de göstermesi gerekmektedir. Ha keza lafta ya da sözde önderlik veya öndercik değil, bizzat partinin hemen tümünü yönetip yönlendirmesi için pratik görevlerini yeterince yerine getirecek gerçek devrimci önderliğin icra edilebileceği, edilmesi gerektiği bilinmelidir.

“Ben söylerim aşağıdakiler yapar, ben talimat veririm başkaları uygular, ben genel çağrılarda bulunurum altlardakiler yerine getirir’’ vs gibi anlayış ve çizgiler, burjuvadır ve burjuva çizgiden kopmayan şefçi politika ve perspektiflerdir. Kobanê’nin IŞİD tarafından yoğun saldırı ve katliamlarının yaşandığı, faşist Erdoğan’ın “düştü düşecek’’ diyerek heveslendiği süreçte, esas görevlerinin başında olmayıp da sadece sürecin lafzıyla yetinen anlayış ve çizgiler, açık ki tasfiye ve yozlaşma durumlarını göstermiştir. İçerisinden geçtiğimiz şimdiki süreçte de, doğru düzgün harekete geçmeyip de, teorik gevezeliklere daha çok enerjisini tüketenler, halk kitlelerinin hükmünden kendini kurtaramayacaklardır. O halde önce merkezi önderlikten başlamak üzere kolektif bütünün, yeterince devrimci pratik içerisinde olması şarttır. Ki en başta da merkezi önderlik kademesindekiler, yeterli temsiliyet pratiği içerisinde olmalıdır. Yukarıdan aşağıya somut ve gerçekçi planlama ve görevlendirmelerle, süreçlere yeterince cevap olabileceğimiz artık bilinmeli ve buna göre konumlanma ve kararlılık içerisinde olunmalıdır. Silik, işlevsiz, keyfiyetçi ve kendiliğindenci bir tarzla kolektifin doğru ve uygun bir bileşeni olunamayacağını, herkesin beynine kazıması gerekmektedir. Durumu kurtarma ya da idare etmeden bir an önce koparak, devrimin yiğit militan önderleri ve özneleri olarak işlevsel olmamız gerektiğini kim inkar edebilir. Parti kolektifinin arkasına sığınarak, görev ve sorumluluklarımıza yeterince sahip çıkmadığımız orta yerde durmaktadır. Bütün bunların sürekli suretle iki özeleştiri veririm ya da geçiştirip giderim yahut daha da somuta ve gerçek nedenlere inmek yerine, kolektif açıdan genelleştirip işin içinden çıkar, savuştururuz veyahut da diğer olumsuzluklar ve de iki üç damgalama, itham ve nitelemelerde bulunarak karşı misillemelerle geçiştirip kendimizi kurtarırız gibi anlayış, yaklaşım, çizgi ve pratik yönelimlerin de artık bir hükmünün kalmadığı, doğru kavranmalı ve buna göre herkesin gardını almalıdır. Bu tür olumsuzluklar kolektife, hiç bir suretle hizmet etmediği gibi aksine, devrimci hareketin niteliği ve seviyesini düşürerek yozlaştırmak ve sisteme entegre olmaktan başka bir işe yaramadığı, yaşanan somut nesnel gerçeklik ve gelişmelerle ispatlı ve sabittir.

Yukarıdan aşağıya canlı mekanizma…

Sözün özü kolektifin olumlu ve olumsuz, başarı ve başarısız, ileri ve gerilikleriyle ele alarak çeşitli periyotlarla uygun yöntemlerinde kullanılarak muhasebeye ihtiyacı olduğu açığa çıkmaktadır. Bir devrimci partinin öncelikle en üst yönetici organlarından başlayarak en altlara kadar, profesyonel devrimciler örgütü bağlamında canlı kolektif mekanizma olarak işlevsel olması perspektifini aklımızdan çıkarmamalıyız. Eğer böyle bir perspektifle ele alınıp kavranmıyor ve bu şekilde hareket edilmiyorsa, herkesin şapkasını çıkarıp doğru düşünmesi ve muhasebe ederek yeterli sonuçlar ve sentezler çıkarması gerekiyor, acil ihtiyaç olarak da yerine getirilmelidir. Öyle değilse de profesyonel profesör bilirkişiler gibi önderciklere, devrimci hareketin ve örgütlerimizin ihtiyacı olmadığı, doğru kavranmak durumundadır.

Tarihdeki devrimci ve komünist hareket saflarında da kolektifin içerisinde şefçiliği ve tekçi bireyselliği savunarak hareket edenler oldukça fazla olmuştur. Hatta kendi popülaritesini yayma kampanyalarının düzenlenmesi talimatını veren öndercikler bile bulunmaktadır. Yazık ki kolektivizmi yukarıdan aşağıya yaymak ve genişletmek yerine, onu daraltarak tıpkı dükkan ve tüccar mantığıyla zevahiri kurtarmaya çalışanlar hala vardır. Onlara göre doğruların merkezi, sadece ama sadece kendileri, hata ve zafiyetler sürekli diğerlerine yada başkalarına aittir. Varsa yoksa kendileridir, kendi seviyesizlikleri deryasında dolanıp durmaktadırlar. Ve yine onlara göre anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az gibi özdeyişte olduğu gibi hep anlamayan başkalarıdır ve kendileri sürekli doğruları ifade etmektedir. Bu ve buna benzer anlayış, çizgi ve politikalara sahip olanların aslında psikolojik vaka haline geldikleri yeterince açık değil midir?

Gezi direnişi, 6-8 Ekim serhildanı vb pratik tecrübeleriyle sarih bir olay olarak gördük ki, bütün üst akıl mentalitesi ve reçeteci yaklaşımlar, yerle yeksan olmuştur. Kolektivizm, içindekilerin bir bölümünü çeşitli grupçu ve klikçi kaygılar ve niyetlerle öteleyerek dışlamak da değildir. Bu şekilde bir hareket seyri, açık ki kolektifi zayıflattığı gibi, ona hizmet etmeyerek parçalayan ve nihayetinde dağıtan bir rol oynamaktadır. Tabi ki bu durumu mutlak düşünmemek ya da tasavvur etmemek gerekmektedir. Sentezimiz şöyle olmalıdır; temsili parlamenter bürokratik- burjuva cumhuriyetin her biçimine karşı proletarya ve emekçilerin doğrudan iktidarı, söz-yetki ve kararın doğrudan proletarya ve emekçilerin olduğu, ekolojiye saygılı, cinsiyetçi ataerkil ötekileştici her türe karşı seküler(çoğulcu) Halk Konseyleri, Komün ve Sovyetler, her bir bölge-il-ilçe-kasaba-köy-mahalle ve yerelin doğrudan kendi kendini yönetecek bölgesel ve yerel özerklikleri ve son derece gönüllü demokratik merkezi Halk Konseyleri ve meclisleri. Bütün bu ve buna tekabül eden karar, politika ve perspektiflerin, tam da kolektif mekanizmalar için özel ve doğru yaklaşım ve kararlaşmalar olduğu rahatlıkla ifade edilebilir.

Ve yine ilerici, demokratik, devrimci hareketlerin hemen bütün örgütlenme ve perspektiflerinin, meclisler temelinde icra edilmesi yönelimi, temel açısından önemli ve doğru bir yerde durmaktadır. Bu kapsamdaki Sosyalist Halk Meclisleri, Sosyalist İşçi-Kadın-Gençlik-Kültür Sanat-Yerel Yönetimler vb meclislerini merkezi ve bölgesel düzeyde, yerel halk meclisleri temelindeki örgütlenme ve pratik politikalarının, kolektivizmde özel ve temel bir yaklaşım, çizgi, planlama, politika ve perspektifler olarak sentezleştirilen kararlaşmalar bağlamında kavranması gerekmektedir.