Aykan SEVER

Kolombiya’da geçtiğimiz Pazar devlet başkanlığı seçiminin ikinci turu yapıldı. Yüzde 53,95’le sağcı ve barış karşıtı parti Demokratik Merkez’in adayı Iván Duque kazandı. Yüzde 53 katılım sağlanan ve 19 milyondan fazla Kolombiyalının oy kullandığı seçimde, Duque, 10 milyon 370 binin üzerinde oy aldı. Solcu rakibi Gustavo Petro ise yüzde 41,83’te kaldı. Petro, 8 milyon 31 bin kişinin oyunu alabildi.

Olayın haber kısmı kısaca böyle. Önce pozitif gelişmelerden başlayalım. İlki seçimlere katılım oranı: yüzde 53. Bu Kolombiya için bir rekor. Bunun nedenlerine gelince elbette en önemli faktör FARC’la yapılan barış anlaşması. Arkasından ELN ile sürmekte olan görüşmeler ve ELN’nin seçim sürecinde ateşkes ilan etmesi. Bunlardan belki de en önemlisi ise solun adayı Gustavo Petro ve arkadaşlarının sindirilmiş toplulukları harekete geçiren çaba ve perspektifi. Kolombiya oligarşisinin halkın siyasete katılımını dert etmediği aksine engellemeye çalıştığının bir kez daha altını çizerken bu oranın ve biçimin Kolombiya’nın geleceği açısından yeterli olmadığı açık. Bir diğer önemli şeyse 1948’den bu yana yasal siyaset sahnesinde “sol” bu kadar etkili ve sahiplenilen bir pozisyonda olmamıştı. Bu anlamda Petro’nun seçim sonrası “gelecek bizim” değerlendirmesi sadece bir “ajitasyon” olarak görülmemeli.

Olumsuzluklara geçecek olursak bunun başında “barış karşıtı” pozisyonu açıkça deklare eden, FARC’la yapılan barış anlaşmasını gözden geçirmeyi ve ELN ile müzakereleri sonlandırmayı vadeden bir suç organizasyonu temsilcisinin 10 milyon gibi bir topluluktan oy alabilmesidir. Duque ile ilgili neden “suç organizasyonu” üyesi dediğime gelince, kişisel olarak 2010, 2014 seçimlerinde Brezilya merkezli Odebrecht şirketinden Güney Amerikalı birçok politikacı gibi rüşvet aldığı biliniyor. Aynı suçlamalara mevcut Başkan Santos da muhatap. Belki bu nedenle belki de ABD’nin stratejik tercihleri sonucu (mesela Brezilya’da Lula benzer suçlamayla hapiste) Amerikan mahkemeleriyle anlaşma yapıp itirafçı konumundaki Odebrecht’in Kolombiya hakkında söylediklerine pek kulak asılmıyor.

Duque ile ilgili bu işin devede kulak kısmıydı. Asıl problem iki defa başkanlık yaptığı için tekrar aday olamayan Álvaro Uribe’nin kuklası olması. Uribe gerek başkanlığı döneminde (2002-20010) gerekse sonrası, halka ve gerillalara karşı acımasız bir savaş yürüttü. Bu savaşta en büyük yardımcısı paramiliter güçler oldu. Kokain kartelleriyle iç içe geçmiş bu güçleri yakın akrabaları aracılığıyla kontrol ve yönettiği biliniyor. Uribe’nin yeniden iktidara gelmesi zaten sorunlu, “eksik barış” diye nitelediğimiz süreci zora sokacak ve fiilen şiddeti körükleyen gelişmelere yol açma potansiyeli taşıyor. Hali hazırda FARC liderlerinden Jesús Santrich’in Nisan ayından bu yana devam eden tutsaklığı ve ABD’ye verilmesi tartışmalarının yanı sıra FARC’ın diğer liderlerinin de tutuklanma olasılığı, var olan kısmı barışı ortadan kaldırabilir. Bir diğer mesele de ELN ile görüşmelerin sonlanması ihtimali, bu açıktan savaşa davet anlamına gelecektir.

Yeniden savaşın Kolombiya oligarşisinin en sağ kanadının iktidara gelişiyle tırmandırılması elbette sadece Kolombiya için değil, genel anlamda “barış görüşmeleri -garantörlük-arabuluculuk” gibi kavramların da sorgulanmasına yol açacaktır. Şu ana kadar FARC barışında BM’nin ve garantör ülkelerin hükümete adım attırma konusunda yetersiz olduğu görülüyor. Burada bir kez daha altı çizilmesi gereken önemli başlıksa Kolombiya’nın geçtiğimiz haftalarda NATO üyesi olması ve iktidara gelen suç odağının Güney Amerika’nın en büyük ordusunu Venezuela’ya karşı kullanma riski. Uribe değişik aralıklarla Venezuela’ya yönelik bu tehdidi dile getirmişti. NATO dolayısıyla ABD için Güney’deki hegemonya mücadelesinde Kolombiya’da yeniden şekillenen bu iktidarın müsaitliği ise tartışma götürmez.

Seçimlerle ilgili bir diğer olumsuzluksa ilk turda yarış dışı kalan liberal aday De la Calle ve merkezin adayı Fajardo’nun seçmenlerine boş oy kullanma çağrısı yapmasıydı. De la Calle FARC’la müzakerelerin başkanlığını yapmış, Fajardo ise en azından seçim kampanyasında barışı savunmuştu. Fakat bu iki aday adeta kendilerine ihanet ederek Petro’yu desteklemedi, “voto blanco” dedi ve yaklaşık 800 bin kişi onlara uydu. Sonuçta bir suçlunun iktidara gelmesine yardımcı oldular.

Tabii netice böyle diye ne FARC, ne Gustavo Petro ne de halk barışı aramaktan vazgeçmiş değil. Sadece aranacak yerin adresi daha da netleşti: sokak!