Türk bilinci histerik bir spirale dönüştü.
Türk medyası 24 askerin “inanılmaz kayıp” olduğunu dikte etti.
Aynı medya birkaç gün sonra, “tam 270 teröristin öldürüldüğü”nü yazdı.
Savaş lenetlenmedi.
Ölülerin kimden olduğu merkezli bir “Türk” duyarlılığı dışında fikir üretmek yasaklandı:
Ölüler Kürtler’den ise “terörist”, Türkler’den ise, reaksiyon, Kürtleri linç girişimi startına dönüştü.
Vatanı için çocuklarını feda etmek isteyen “Türk anneler” menşetlere taşındı.
Türk penceresinden bakmak, yeni bir düşünce diktasına dönüştürüldü.
Sanki Kürtler’in “vatan”ı yoktu.
Sanki Kürt annelerinin “vatan”ları için çocuklarını feda etmesi, dünyevi bir mantıkta son düşünülecek bir “şuursuzluk” olarak görüldü.
Eğer bir Kürt annesi “terör”den uzak durmak istiyorsa, vatanı Kürdistan, olmamalı ve çocukları ise sadece ve sadece “Türk” olmalıydı.
O zamana kadar da öldürülüyordu.
Katl vardı ancak;
Kürt sivilleri hedefteyken, “hümanizma” işlemedi.
Erdoğan egemen basın ve kalemlerine: “teslim olun!” dedi; oldular.
Kolonyal faşizm diktasına secde etmeyen kalemler de vardı; adlarını yazmama gerek yok zannediyorum.
Ancak, Türkiye’nin “son hali” kardeş iki yazarın bilincine “militarist histeri” yükledi.
İlk tepki küçük kardeşten geldi:
“Keşke gerçek bir ordumuz olsaydı...”
Aradan iki gün geçti ve büyük kardeş devreye girdi:
“Eğer hükümet bu savaşı bitirmek istiyorsa yapılacak iki şey var.
Birincisi, orduyu, sınırları ve karakolları gerçekten koruyabilecek bir düzeye getirmek…”
Mehmet Altan ve Ahmet Altan, kavga ringine atılan ilk oldular.
Çukurca’ya olay öncesi giden Gül’e Mehmet Altan “Başkomutan” ünvanı vererek, M. Kemal yeniden dirilsin diledi.
“Ordumuz, askerlerimiz” terimleri Mehmet Altan’a aittir.
Kürdistan’daki sınırların nereden geçtiğini bilmeyecek kadar “saf” olduğuna inanmadığım Ahmet Altan ise, hedefin, orduya: “yüzlerce insanın sınırdan geçmesinden haberdar olacak bir donanımı kullanabilmesini öğretmek” olduğunu keşfetti.
Ordu iki kolonizatör kardeşi “dinlemedi”. Türk Ordusu tanklarıyla Güney Kürdistan’a geçti.
Hedefte, bir yerlere Türk bayrağı dikip, Türk namlusu ve hançerinin hakimiyetini ilan etmek vardı.
Türk ruhunun şad olması için verilen bu yüksek mücadelelerinden dolayı, Altan kardeşlere “üstün görev madalyası” vermeyecekse AKP Genelkurmayı, yazıklar olsun!
Ama Ahmet Altan “Kürtler kendilerini güvende hissetmiyor, bu devleti kendi devleti gibi görmüyor, aşağılandığını, kendine siyaset yolunun tıkandığını düşünüyor.”
Ahmet Altan’ın Kürtler’i seven bir Türk devletinin, onların ülkesini işgal eden orduların devleti olduğunu bilmesine rağmen, sadece binlerce defa tekrar edilen bir dizeyi usanmadan bir kez daha yazıyor:
“Kürtlerin güvenini ve kalbini kazanın.”
Nasıl?
Güçlü bir orduyla;
Yeni “Başkomutan”larla;
Sınırdan geçen Kürtler’den haberdar olacak bir Türklükle mi?
Eğer buysa fikrini evvelden bildiğimiz “kolonizatörlüğün” yeni marifeti, tarih hep tekerrür edecek…
Gidenler kurtulup gittiler.
Sıra Kürtler’in kolonyalizmden kurtulmasına geldi.
Önemlisi; Kürtler’in sosyal bilincinde “kene” gibi duran ve Türk halkının da gerçeği görmesine engel olan, kolonizatörlerden tümden kurtulmak…