Tuzu kuru insanlar olsak Erdoğan’ın politikasını ve sonuçlarını izledikçe komedidir deyip güler geçeriz. Ne yazık ki, içeride ve dışarıda ‘TEK TEK…’ diye diye vardığı nokta tam bir bozgun ve kanlı katliamlarla süren bir trajediye dönüşmüş durumda. Tabii ki akan kan, açlıktan, işsizlikten perişan olan fakir fukaranın ve çocuklarının kanı.
Erdoğan’ın Yeni Osmanlı macerasının içte ve dışta savaşı uzatmaktan, yaygınlaştırmaktan ve şiddetlendirmekten başka bir sonucu olmadı.
Daha dün „Biz Essed rejimini yıkmak için buradayız“ diyen Erdoğan, şimdi de Rusya ve İran ile birlikte „Esat kardeşim“i ayakta tutmak derdinde.
Bir gün önce Rus Konsolosluğu önünde protesto gösterisi yapanlar ertesi günü Rus dostluğunun önemini anlatıyor. Ama bu arada bir polis memurunun Rus Büyükelçisini vurması gibi bir ilk büyükelçi cinayetini görüyoruz.
Erdoğan, „Tek parti-tek adam huzur, istikrar demektir“ diyordu ama tam tersi oldu.
Rusya-İran-Türkiye arasında yapılan anlaşmanın birinci maddesi ise tam bir ibret vesikasıdır:
„İran, Rusya ve Türkiye, çok sayıda etnik yapı barındıran, çok dinli, mezhepçi olmayan, demokratik ve seküler bir devlet olarak Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne saygılarını bir kez daha ifade ederler“.
Bu cümledeki Suriye Arap Cumhuriyeti yerine Türkiye Cumhuriyeti yazınca olmaz mı? Erdoğan Suriye için kabul ettiğini, Türkiye için niye kabul etmiyor?
Niçin Türkiye’de TEK, TEK, TEK diye yırtına yırtına bu kadar insanın ölümüne ve toplumsal yıkıma yol açıyor?
İşin başında „Demokratik Özerklik ve Demokratik Cumhuriyet“ diyen Öcalan, bu oyunu bozduğu için mi susturuldu ve tecrit edildi?
Erdoğan TEK ADAM olsun diye bu kadar zulüm yapılır mı? Fiilen oldu da ne oldu, görüyoruz.
İşin başında çok söyledik:
„TEK ADAM ERDOÐAN“ın TEK TEK TEK’çi politikası içte ve dışta savaşı büyütmekten, şiddetlendirmekten, yaygınlaştırmaktan başka bir sonuç vermez. Dökülen kanların vebali Erdoğan ve AKP şeflerinin boynundadır. Düne kadar besleyip eğittiği DAİŞ şimdi kendilerini vurmaktadır. DAİŞ’in vahşice saldırılarının hedefi şimdi de TC ordusudur. Erdoğan’ın desteklediği El Nusracılar şimdi Ankara’da Rus Büyükelçisini de öldürüyor. Bunların marifetlerini daha bundan sonra göreceğiz. Bataklığa yeni girdik.
Türkiye’yi bu açmaza ve çukura düşüren Erdoğan’ın Kürt-Alevi ve sol düşmanı ırkçı-dinci-mezhepçi-maceracı politikasıdır. Yıllarca sürdürülüp sonuç aşamasına gelen Diyalog Süreci Müzakere Sürecine ulaşarak çözüme gidebilseydi, Türkiye bu kanlı bataklıkta debelenmezdi. Türkiye Kürtlerle ve tüm ezilenlerle ittifak yapsaydı, dışarıdan gelecek müdahalelere de direnebilirdi. Zaten tarih boyunca bu gerçek defalarca görüldü. Ne yazık ki, Erdoğan ırkçı bir kafayla her türlü gericilikle ve dış güçle Kürtlere karşı ittifak yaptı. Alevilere karşı Sünni İslamcı bir mezhepçi politika izledi. Hala daha da bu politikada inat ediyor. Oysa bu politika iflas etmiştir. Bu politika ne içeride ne de dışarıda kalıcı destek bulur. Hala bunu görmezden gelerek yanlışta inat edenler daha da kötü durumlara hazır olmalıdır.
Erdoğan’ın ırkçı-dinci-mezhepçi dikta politikası iflas etmiştir. „Demokratik Özerklik ve Demokratik Cumhuriyet“ diyen Öcalan politikasından başka çözüm yoktur.
Günümüzde ırkçılık, dincilik, mezhepçilik hiç bir halkın birliğini sağlayamaz. Birçok örnekte ve bizzat Türkiye’de görüldüğü gibi halkı paramparça eder, bir birine boğazlatır.
Zararın neresinden dönülse kardır. Geri dönülmez bir noktaya varmadan savaşa son verilmeli ve tüm sorunlar masada çözülmelidir. Bunun için tek ölçümüz vardır:
Herkese eşitlik, özgürlük ve demokrasi!
Erdoğan kafasını duvara vurduktan sonra, Suriye için istediğini Türkiye için de isterse yeniden görüşmelere başlanıp çözüm yolu açılabilir. Yoksa dökülen her damla kanın sorumlusu Erdoğan ve destekçileri olacaktır. Bütün diktatörler gibi döktüğü kanlarda boğulur gider.