
Hamburg’da bu yıl 3-5 Nisan tarihleri arasında “Kapitalist Moderniteye Meydan Okumak” konferansının ikincisi düzenlendi. İlki, iki yıl önce yine geniş bir katılımla düzenlenmişti. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın demokratik ulus çözümü çerçevesinde geliştirdiği kavramların tartışıldığı konferansta, Rojava modeli de geniş ilgi uyandırdı. Rojava’da halkın emeği ile inşa edilen ve çok kültürlü bir model benimseyen antikapitalist sistem, tartışmalara da somut bir örnek olması açısında ışık tuttu. Konferansın yankıları devam ederken, konferans organizatörlerinden, aynı zamanda Uluslararası Abdullah Öcalan’a Özgürlük İnsiyatifi’nden Havin Güneşer ve Westminster Üniversitesi’nde görev yapan Hintli hukuk profesörü, aynı zamanda insan hakları aktivisti Radha D’Souza ile konferans gözlemleri üzerine konuştuk.
İlk kulak verdiğimiz isim olan Havin Güneşer, konferansa dair değerlendirmeleri ve önümüzdeki yıla dair planları anlattı.
“Kapitalist Moderniteye Meydan Okumak” konferansı öncesi birçok kesimden katılımcının olduğu bir toplantı düzenlendi, dolayısıyla bir beyin fırtınası yapıldı. Buna yönelik ilk konferansta edinilen deneyimlerle, daha fazla kesimin katılımı ve tartışma konuları hakkında fikirler yürütüldü. Konferans öncesi tartışmalar, konferansta yansımasını buldu mu?
Hem birincisinde hem de ikincisinde çok çeşitli kesimleri tartışma sürecine katmayı esas aldık. Buradaki amaç şuydu: Çok uzun bir süreden beri gerek Kürt Özgürlük Hareketi’nin, gerekse Öcalan’ın aslında görüşleri çok fazla bilinmiyordu. Farklı dillerde çeviriler de 1999 öncesinde yoktu. O nedenle Kürtlerin sorunu bilinmekle beraber bunun özgünlükleri bilinmiyordu. 2000’li yıllara gelindiğinde ise yeni paradigma hakkında bir fikir yoktu. O açıdan böyle bir konferansı yaparken birkaç amacımız oldu. Bu amaçlardan bir tanesi, ön hazırlığa yansıyan çok çeşitli kesimlerden, dört parçadan ve diasporadan bir bileşim bir araya getirmekti. Bununla beraber herkes için önemli ortak noktaları bir araya getirmeye çalıştık ve bir dinamik üzerinden bu tartışmaların yayılmasını amaçladık. Böylece daha kapsayıcı olacağını düşündük. İlki ve ikincisi arasında da fark vardı. İlkinde “Kürtler tam olarak ne değişiklikler yaptı” sorusunun cevabını kimse duymak istemiyordu. “Siz Kürt sorunu üzerinden konuşun, kadın ve kapitalizmle ilgili olanlar başkaların işi” gibi bir yaklaşım da vardı. İkinci konferansla birlikte hem Öcalan’ın hem de Kürt Özgürlük Hareketi’nin paradigmasını geniş anlamda vermeyi hedefledik. Daha da önemlisi, gelen çok çeşitli kesimlerden insanların birbirinden bir şeyler öğrenmesini istedik. Alternatif hareketler, entelektüeller, aktivistlerin bir araya gelerek tartışıp alternatif üreteceği bir zemin oluşturduk.
2012 biraz daha fazla kapitalizmin kritiğiydi; 2015’te somut bir uygulama alanı ortaya çıktı. Kuzey Kürdistan, Rojava, Mahmur, Kerkük, Şengal direnişleri ile ortaya çıkanlar ile Güney ve Doğu’daki altyapı da biraz gündeme girdiği için bu konferansta farklı parçaların paradigmaları uygulayışı üzerinde de bir somutluk ortaya konabildi.
Aynı zamanda dünyanın değişik yerlerinde uygulama noktasında çabası olan hareketler ve entelektüeller de bir araya getirildi.
Konferansta alternatif çözümlerin yanı sıra emek/değer kavramı da tartışıldı. Sermaye, kapitalizm ve sömürü mercek altına alınan konular arasındaydı. Bunların dışında tartışılan temel konular nelerdi?
Bazı kesimler konferansta sadece Kürt sorununun tartışıldığını düşündü ama öyle değil. Konferansta sadece Kürt sorununun çözümü tartışılmadı. Her ne kadar parçalar kendi pratiğini ortaya koysa da orada kapitalist modernitenin içinde bulunduğu kriz dönemi tartışılmakla beraber solun da içine girdiği ve aşamadığı engeller üzerine çok ciddi tartışmalar yürütüldü. “Ekonomi, kadın özgürlük mücadelesi, ekoloji, öz savunma konsepti, devlet mekanizması yerine nasıl bir mekanizmayla olabilir?” konuları tartışıldı. Giriş kabilinde bir şey yaşandı. Binin üzerinde insan katıldı. Genç oranı fazlaydı. 6 dilde simultane çeviri yapıldı. Gelen insanların hepsinin bir arayışı vardı. Rojava’da gerçekleşen modelden ilham almışlardı. Buradaki yaklaşım, “Rojava ile nasıl dayanışma içinde oluruz”dan ziyade, “Herkes bunu bulunduğu yere nasıl uygular” idi. “Nasıl bir alternatif model farklı yerlerde nasıl hayata geçebilir” yaklaşımı vardı.
Evet bu yılın farkı oradaydı zaten. Alternatif sistem arayışlarına kanlı canlı bir örnek olarak Rojava modeli vardı. Sizce bu model kamuoyunda yeterince anlaşıldı mı? Tartışmalar hangi yönde gelişti?
Ana akım medya, Rojava’yı damdan düşer gibi bir oluşum olarak verdi. Sonuç itibariyle DAİŞ’e karşı direnişlerinin güçlü olduğu anlaşılınca, geçmişten kopuk bir şekilde ele alındı. Biliyorsunuz, Sayın Öcalan’ın ilk gittiği yer Kobanê’dir. Orada ilk örgütlenmesini gerçekleştirmiştir. Aslında bu büyük direniş, 40 yıllık bir vizyonu olan direniş... Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin kabul gördüğü bütün yerlerde çok ciddi bir direnişin olduğunu görüyoruz. Farklı bir yaşam vizyonu var. Kobanê’de salt bir kalaşnikofla, top tüfeklere karşı bir direniş gerçekleşti. Bunun arka planı verilmeye çalışıldı. YPJ’lilere canlı bağlandık, salonda muazzam bir hava oluştu.
Peki konferansa yönelik negatif eleştiriler yapıldı mı, size nasıl yansıdı?
Eleştiriler vardı. Değer teorisine ilişkin daha detaylı tartışılabileceği, paradigmanın kritiğini yansıtma konusunda eksik kalındığı eleştirileri yapıldı. Bu şunu ortadan kaldırmıyor: Orada büyük isimler, David Harvey, David Greada, Radha D’Souza, John Holloway, bunların hepsi değer teorisinin tekrar ele alınması gerektiği sonucuna ulaştı. Sonuçta Öcalan da, eğer kitapları okunursa, başta kendisi olmak üzere çok ciddi bir biçimde eleştiriyor, özeleştirisini veriyor. Neden Marksizm eleştirilmesin ki? Yaşanan sorunlar var. En büyük Marksist ahlak bu: Eleştiri, özeleştiri. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir, deniliyor. İnsanın bir yerde takılıp kalması ve “Bu mutlak bir doğru” demesi yanlış bir şey. Daha iyi altını doldurarak, somutlaştırarak bazı şeyleri ortaya koymak, gelişimin devamı açısından daha iyi olacaktır.
Bu konferansın deneyimleri yapılacak diğer konferansa nasıl yansıyacak? Şimdiden tartışmalar başlamış görünüyor...
Yeniden farklı kesimleri katarak üçüncü konferans hakkında bir ön tartışma yapacağız. Kapsamı itibariyle her yıl yapılacak bir konferans değil bu. Yardıma da ihtiyaç var. 6 dilde yapıldı. 2015 konferansının da kitapçığını çıkarmak istiyoruz. Bu konuda bize ulaşılmasını istiyoruz. Maalesef birincisini Kürtçe çıkaramadık. Bunu çevirecek arkadaşların bizimle bağlantıya geçmesini istiyoruz. Ekonomi, ekoloji konusu en hızlı geliştirmemiz gereken konulardan birisi. Bu konferansta ekoloji boyutu biraz zayıf kaldı. Bir sonraki konferansta bunu derinleştirebiliriz. Bu konferansta açığa çıkan bir başka nokta da değer teorisinin yeniden tartışmaya açılması. Bu konuların derinleştirilmesi düşünülüyor. Güney Afrika’daki oluşumlarla da ilişkiler gelişiyor. Bu hepimize sorumluluklar yüklüyor. Bizler için de yeni bir alan.
‘Büyük’ yaşamın ‘küçük’ inşası
Radha D’Souza, “Kapitalist Moderniteye Meydan Okumak Konferansı”na katılan Hindistanlı bir yazar. Uzakdoğu siyaseti ve antikapitalist mücadele üzerine çalışıyor. Kürt Özgürlük Hareketi’nin paradigmasını ve Rojava Devrimi’ni anlamaya çalıştığını belirten D’Souza, konferansın bu açıdan gerekli olduğunu ve önemli bir sonuç ortaya çıkardığını düşünüyor.
D’Souza’yla konferans izlenimlerini ve Uzakdoğu siyasetine, Kürt Özgürlük Hareketi’ne, Rojava’ya ve antikapitalist mücadeleye dair düşüncelerini konuştuk.
“Kapitalist Moderniteye Meydan Okumak Konferansı”, sistem eleştirilerinin yapıldığı, yeni dünya düzenine karşı alternatiflerin, ekolojinin, demokrasinin, kadın haklarının tartışıldığı geniş bir organizasyondu. Böyle bir konferansın katılımcısı olmak sizce nasıl bir duyguydu? Konferansta katılımcılarla özellikle hangi konularda deneyimlerinizi paylaştınız?
Konferansın hedefi aslında ihtiyaç duyduğumuz bir şeydi. Bu konferansta konuşulan bütün bu konular önemliydi. Bu tartışmaların devam etmesi gerekiyor. Konferansta neler anlatmak istediğime gelince... Kapitalist modernite ile beraber gelişen sanayileşmenin demokrasi ile uyum içinde olmadığını kısaca aktarmak istedim. Neden bunu söylüyorum, çünkü bu modern sanayileşme üzerinden ilerlemecilik, daha büyük çaplarda yeteneği genişletmek üzerinden ilerliyor. Örneğin şu an modern barajları ele alırsak -Ilısu bunlardan birisi- bilimsel düşünce diyor ki, böyle büyük çapta bir barajla beraber daha fazla enerjin olacak, bunu da modern sanayileşme olarak gösteriyor. Fakat böyle büyük bir proje kapsamında da çok sayıda insan yerlerinden edilmiş oluyor. Aynı zamanda bu projeler, doğaya büyük ölçekte zarar veriyor. Şimdi böyle bir projeye büyük bir yatırımın yapılması gerekiyor. Bu kapsamda büyük paraya ihtiyaç olunca Dünya Bankası, kapital sahipleri, şirketler de gündeme giriyor haliyle. Büyük proje ile büyük bürokrasi de ihtiyaç haline geliyor. Proje ne kadar büyürse, o zaman yerelde yaşayan insanların kontrolünden o kadar çıkıyor. Bir yerde demokrasinin olabilmesi için insanların kendi yaşamları üzerinde kontrollerinin olması gerekiyor. Projeler küçük ölçekte olursa, kontrol de o kadar kolay oluyor.
O nedenle ben konferansta eski antik dönemde yaşayan bir Tamil kadın filozoftan örnek verdim. Avayer adındaki bu kadın filozof, “Büyük yaşamak için küçük inşa etmek gerekir” diyor. Büyük bir yaşam için aslında paradan çok topluluk yaşamı gerekiyor. Estetik, ekolojik, doğal ve sanatsal bir yaşama ihtiyaç olduğunu vurguluyor. Eğer bir insanın yaşamında bütün bunlar varsa kendini tatminkar hisseder. Çünkü böyle olunca bütün dünya sende yaşam buluyor. Şu anda ise sanayi sisteminde var olan bütün bu büyük bürokrasiler, kendimizi küçük hissetmemize neden oluyor. Bugün bireyin bir anlamı yok. Bütün bu büyük organizasyonların kapsamında bakıldığında birey bir anlam ifade etmiyor. O nedenle bir çoğumuz yaşamlarımızın bir anlamı olmadığını hissediyoruz.
Sermayeyi kutsayan, insanı temelde değersizleştiren ve kapitali düzeneğin tepesine yerleştiren bu sisteme/sistemsizliğe karşı sizce bireyi esas alan, demokratik bir şekillenmeye dayalı bir sistem alternatifi oluşturmak mümkün mü? Bu tartışmalarda bilim ve hukuk kavramlarının yeri nedir?
Bu konferans sonuç itibariyle çok farklı açılardan olan kritiği bir araya getirdi. Bir alternatif geliştirmek için bütün bunların tartışılması gerekir.
Bir boyutuyla bazı şeyleri vurguladım. Örneğin ölçek meselesi ile girmiştim konuya. Ölçek meselesi, kadın, doğa, kültür ile bağlantılı. Az çok var olan sistemde ne iyi gitmiyor biliyoruz, kritiğini yapabiliyoruz. Böylece genel itibariyle de ne istemediğimizi biliyoruz. Fakat burada önemli olan şu: Ne istediğimizi daha iyi ortaya koyabilmeliyiz. Çünkü insanlar sadece bir şeye karşı değil, bir şey için de mücadele ediyorlar. Kendi bakış açımdan söyleyecek olursam, bir şeyi gündeme koyarken üzerinde düşünmemiz gereken iki temel şey var: Bunlardan biri modern bilim, diğeri ise modern hukuk. Mesela tarihe baktığımızda her devrim, insanın önüne bir soru atıyor. Kapitalizmin kendisi de Avrupa’da feodalizm karşısında gelişen devrim sonucu açığa çıktı. Avrupa feodalizmi, hem teokrasiye hem de dine karşı bir mücadele verdi. Bilim ve hukuk da hem kilise hem de teokrasi karşısında durarak açığa çıktı. Köylülerin burada önemli bir fonksiyonu oldu ve devrim sosyalist bir devrim oldu. Sosyalist devrimler ise Rusya ve Avrupa’nın bazı yerlerinde kapitalizmin bilim ve hukuk araçlarını kullanarak ve sadece iktidarı kapitalistlerden işçilere devrederek dünyayı değiştirebileceklerine inandılar. Kapitalistlerin yerine işçiler bütün bu aygıtları ele geçirirse dünyayı değiştirebileceklerine inandılar. Bunun katkıları oldu şüphesiz. Bazı yerlerde barış getirdi, adalet konusunda adımlar atıldı ama bu sosyalist devrimler belli bir süre sonra başarısızlığa uğradı. Çünkü onlar da aslında sömürgeciliği sorgulamadılar. Modernitenin kendisi sömürgecilik üzerinden yükseldi. Mesela Çin Devrimi -ki köylülerin öncülüğünde gelişti- halk merkezli bir demokratik devrim geliştirmek istedi. İlk defa dünyada kırsal kökenli köylülük böyle bir şeyi açığa çıkardı. Onlar da büyük ölçekli projeleri hedeflediklerinde problem yaşadılar.
Büyük ölçekli projelerle kendi komünlerini devam ettirme çelişkisi yaşadılar. Buradan çıkan çelişki çok iyi çözümlenemediği için Çin, moderniteye yakınlaştı.
O nedenle kapitalist modernite bu iki ayak üzerinden yükseldiyse yeni bir bilim, yeni bir hukuk üzerine konuşmamız gerekiyor. Tarihin önümüze attığı iki soru bu. Eğer bu iki soruyu cevaplayabilirsek bir çok şeyi aşacağız.
Bugün Amerikan emperyalizmi karşısında Çin ekonomisi de giderek güçlendi ve Çin modern bir ekonomik güç haline geldi. Fakat bu düzen sömürü üzerine kuruldu. Büyük sermayedarlar insan emeği üzerinden büyük kazançlar elde etti. Bu kamsamda Çin’in durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bütün zaman ve yer açısından sınırlı olan her şeyin bir tarihi vardır. O nedenle bir çoğu Çin hakkında konuştuğunda bu tarihsel bağlam anlamında konuşmuyor. Sadece gayri safi milli hasıla (gross domestic product) üzerinden ele alıyorlar. Fakat Çin modernizasyonu, 19. yüzyılda gelişen bir durumdur. Antifeodal modernizasyon eğilimli olanlar tarafından başlatılan bir akımdı. Ardından Japon işgaline karşı gelişen mücadele biçiminde açığa çıktı. Ardından köylü devrimi şeklinde açığa çıktı. Daha sonra kültürel bir devrim oldu. Şu anda ise modern bir ekonomik güç haline geldi. Çin fakir bir ülkeden nasıl güçlü bir ülke haline geldi?
Bu hale gelmişse, bir yerden sömürdüğü bir şeyler vardır. Ayrıca, diğer üçüncü dünya ülkeleri, Hindistan, Afrika’nın bazı ülkeleri, Arjantin böyle olmadı da Çin neden oldu? Toplum ne için çalıştı, ne açığa çıktı, hangi yanlışlar yapıldı?
Çin tecrübesine bakarsak, onlar da bir ulus devlet inşa etti. Mao analizlerinde dört sınıfın işbirliği ile devrim olacağını söylüyor: Fakir köylülük, orta köylülük, işçi sınıfı ve orta sınıf. Bunun dışındaki sınıfları tanımıyor. Mesela diğer devrimlerde, ulus yapılarında bu böyle değildi. Kültür, dil üzerinden ya da daha dar anlamda gerçekleşti. Antifeodal devrim olması da önemlidir. Bu devrim, komple köylülüğe tanzim edildi. İnsanlık tarihinde toprağı en büyük tanzim hareketiydi. Böylece ince eleyip sık dokudular.
Peki neden bu proje 1970’lerde farklı bir yola girdi? 1960-70’de Çin’deki tartışmalara bakarsak çelişkiler şunlardı: Modern bir devlet olabilmek için teknolojiye, modern orduya ihtiyaçları vardı, komünlerdeki parayı bu projeler yuttu. Kırsalda bu eski komünal sistemi tutmaya çalıştı. Bu komünal sistem, insanlara sağlık, yemek, barınma verdi. Bütün bunlarda insanlara cins, sınıf anlamında bir eşitlik de sağladı. Fakat gerektiği kadar artı ürün üretemediği için devlet aletini ayakta tutamadı. İçerde bir mücadele oluştu. Çin, modern devlet kapsamına yaklaştıkça sömürge karakterini büyütmesi gerekti ve gerginlik daha da büyüdü. 1980’lerde bu gerginlik daha da tırmandı.
Peki, aslında askeri, dini egemenlik yerine halkın egemenliğini esas alan, bütün kültürlere kendilerini ifade etme fırsatını veren, ekolojik, eşit bir toplum anlayışına dayalı bir sistem oluşturuldu Rojava’da. Bu anlamda tartıştığımız alternatiflere de canlı bir örnek. Rojava’daki devrim hakkında ne düşünüyorsunuz?
Rojava’daki sistem hakkında derin bilgilerim yok ama anlamaya çalışıyorum. Fakat tartışılan konular arasında Kobanê’yi yeniden inşa konusu oldukça dikkatimi çekti.
Kobanê’yi yeniden inşa ederken düşünmek gerekiyor. Bu konulardan bir tanesi şu: İnşa materyallerini nereden getireceksin? Eski sosyalist hareketler‚ “Çimento al getir, binayı yap” şekline bir anlayışa sahipti. Bu nedenle büyük fabrikalar yaptılar.
Mesela ekolojide ciddiysek şuna bakacağız: Çimentodan her şeyi “şipşak” yapacak mıyız yoksa yerelde olan malzemeleri mi değerlendireceğiz? Bu seçimi yaparken ekolojik krizi de göz önünde bulundurduğumuzda alternatifler var. Mesela siyasal harekete bağlı olmayan birçok radikal mimar var. Belki siyasal hareket Çin Devrimi olurken vardı ama altenatif bir bilim yoktu. Rojava’da yeniden inşa konusunda imkanlar daha fazla ve tarihsel moment daha farklı. Şimdi bölge daha büyük bir potansiyel taşıyor.
Peki bir insan hakları savunucusu olarak Türkiye’yi nasıl görüyorsunuz?
Yine belirteyim, derin bir bilgim yok. Erdoğan ve hükümeti bu yeni globalizasyon içerisinde yer alıyorlar. Bu küresel kliğin içinde yer alan ülkelerde şunu görebiliyoruz: Anayasal değişiklik. Latin Amerika ülkelerine baktığımızda anayasal reform gelişiyor. Küreselleşmenin dikte ettiği bir şey de Dünya Bankası’nın iyi yönetme programı. Dünya Ticaret Örgütü’ne (The World Trade Organization) üye olmak istiyorsan onun da şart koştuğu hukusal reformlar var. O nedenle Türkiye’de yaşananlara bu genel fotoğraftan bakmak istiyorum ve dayattığı şeylerin sonucu olduğunu düşünüyorum. Küreselleşmenin istediği bu reformların esası nedir? Küresel sermayeye bağımsız ve özgür bir diktatörlük alanı tanınması... Küresel sermaye, devletin karakterini değiştirmeye çalışıyor. Siyasal otorite yerine sadece ekonomiyi idare edenler konumuna getiriyor. Tehlike şurada: Ekonomiyi idare. Yoğunlaşma oraya olduğu için belki kültürel anlamda biraz daha alan açabiliyorlar. Belki çok kültürlülük, dil hakkı diyebilirler. Ekonomi üzerinde senin bir kontrolün yoksa diğer konularda da kontrolün olmayacak ve gelişim sağlayamayacaksın. Var olan anayasal reformların çok fazla ekonomik otoriterliği dayatıp kültür konusunda alan açılımlarına ben pek samimi bakmıyorum.
Son olarak bu konferans sizin için ne anlam ifade etti, neler kattı?
Sonuç olarak konferansın hedeflediği şey ihtiyaç duyduğumuz bir şeydi. Umut ediyorum ki devam eder. Bu tartışmaların devam etmesi gerekiyor. Gençlerin katılımını çok etkileyici buldum. Gelecekte gelişmekte olan ülkelerde daha çok katılımcı olmasını ve tartışmalara katılmalarını isterim. Çünkü gelişen ülkelerde Kürt hareketiyle benzer soru soran hareketler var.
ELİF SONZAMANCI