
Kitabın cezaevindeki yazarı Leyla Atabay ile, mektup üzerinden bir söyleşi gerçekleştirdik.
“Konjonktürel Kimlik; Said-î Kurdî, Said-î Tirkî, Said-î Erebî” isimli tarihi kitabınızı yazmaya ne zaman başladınız? Bu kitabı yazmanıza yol açan nedenler nelerdir?
Yaklaşık üç yıllık bir ön çalışmanın ardından geçen yıl kitabı yazma aşamasına geçtim. Yazmama yol açan nedenlerin en önemlisi, ‘Savunmalar’la din sosyolojisinin kazandığı yeni anlamdı. Said-î Kurdî, modernite karşısında Müslümanların yaşadığı kimlik sorununa çözüm arayan, geçmişle şimdiyi birbirine bağlayarak bir yol çizmeye çalışan bir fikir insanı olarak incelenmeye değer bir tarihi karakter olarak dikkatimi çekti. Yaşadığı dönem aralığı Osmanlı’nın son, TC’nin ilk yıllarına denk geldiğinden, çağın bunalımlarıyla kendi kimlik bunalımları arasında bocalayan, bir yandan cesur, protest, asi; öte yandan oportünist, uzlaşmacı, işbirlikçi bir karakterle karşılaşmak, bir Kürdün gelenekle modernite arasındaki bocalamalarına, acılarına tanıklık etmek sarsıcıydı.
Eserinizde değerlendirdiğiniz Said-î Kurdî’nin din, tarikat, modern çağ, eğitim, siyaset, Kürt, Türk ve kadına yaklaşımını kısaca aktarabilir misiniz?
Said-î Kurdî hakkında kısa bir broşür çalışması yapmayı düşünürken, kapsamı broşürleri kat kat aşacak genişlikte ve çeşitlilikte konularla karşılaştım. Said-î Kurdî’nin Osmanlı’nın son, TC’nin ilk yıllarına denk gelen yaşamı çağının adeta bir izdüşümüdür. Dönemin diğer aydınları gibi onun da arayışı, bu karmaşadan ve kimlik bunalımından nasıl çıkılacağı sorusuna bir yanıt bulmaktır. Yaşamı gelenek-modernite, din-pozitivist bilimcilik, ümmet-millet, tarikat-cemaat gibi çağın ürünü olan siyasal, sosyal birçok kartezyen nitelikli ikilemin çözümlenmesi, ayrıştırılması, birleştirilmesi, sentezlenmesi çabasıyla adeta bir sarkaç gibi dönerek, sağa sola vurarak kendi yolunu çizme ve “orta”yı bulma arayışıdır. Nurculuk hareketi modernitenin doğurduğu ihtiyaçlarla ve modernitenin araçlarıyla büyüyen tarikat-üstü bir harekettir. Said-î Kurdî, Kürdistan’da hakim olan Nakşi ve Kadiri tarikatlarının etkisinde kalmış, sufi şeyhlerle bağlantısını canlı tutmuş biridir. Üslubunda, analizlerinde sufi geleneğinin izleri açıkça gözlemlenebilse de, dar tarikat ağının içerisine hapsolmaktan kaçınmış ve kendi öncülüğünde gelişen Nur hareketini de tarikatüstü konumlandırmıştır. Bu çabasının en önemli ayağı ise eğitime ilişkin olanıdır. İttihad-ı İslam fikri ekseninde geliştirdiği Medresetüz Zehra projesi, modernitenin araçlarıyla geleneksel eğitimin devamlılığını sağlama arayışıdır. Fakat bu proje için uygun koşullar gelişmediğinden aynı işlevi risaleler yerine getirmiştir. Cemaatleşme aşaması, bu risalelerin “okunması“ faaliyeti üzerinden gelişmiştir. Siyasetle haşır neşir olunan dönem ise DP döneminin konjonktüründe anti-komünizm cephesini oluşturma misyonunu üstlenmesi biçiminde olmuştur ki, bu aynı zamanda hareketin anti-Kürtçü olarak da konumlandırılmaya başlandığı dönemdir.
Said-î Kurdî’yi ve dönemin “Kürdistan”ının sosyolojik yapısını nasıl ele alıyorsunuz?
Geleneksel paradigmadan moderniteye geçiş Kürdistan’ın sosyolojik yapısını sarsan bir süreçtir. Bu geçiş doğal bir niteliğe sahip olmayıp Kemalist rejim tarafından üstten dayatıldığı için yaşanan sarsılma çok derindir. Ümmet kimliğinden millet kimliğine geçiş zaten toplumda epistemik bir problem olarak vuku bulurken üstüne üstlük dayatılan başka bir yapay kimlik (Türklük) olduğu için tam bir sosyolojik kriz söz konusudur. Hızlı toplumsal değişim koşullarında kültürel şoklar, çatlaklar, kırılmalar, boşluklar yoğun olduğundan, insanın ayağının yere sağlam basması açısından din, önemli bir sabitedir. Said-î Kurdî, kimliğini bu temel sabite üzerinden tanımlayarak, dikkati öte dünyaya yoğunlaştırarak modernite karşısında bir kalkan oluşturmaya çabalar. Bu aynı zamanda Kürtlerin varlık sorunundan da bir kaçıştır.
Kadına yaklaşımı nasıldır?
Dönemin iki cephesi (gelenekçi-modernist) arasındaki en temel fikir ayrılığı ve uzlaşmaz nokta; kadının konumu sorunu üzerinedir. Cumhuriyet, kadınları özgürlüğe kavuşturan aydınlık, kutsal bir dönem olarak lanse edilirken, İslamcılar ise tüm yozlaşma ve sapmanın kadının özel alandan çıkarılmasıyla başladığını söyleyerek rejimi suçlamaktaydı. Kapitalist modernitenin eşitlik ve özgürlük yanılsamalarıyla daha da çetrefilli hale getirdiği cins sorununa İslamcılar derinlikli bir irdeleme içine girmeden, şeriatın tüm uygulamalarının kadını korumak üzere Allah tarafından emredildiğini ve diğer dinlerle kıyaslanarak kadına göre daha iyi bir konum ve birçok hakkı tanıdığını söyleyerek savunmacı bir tutum takınıyorlardı. İşin özü geleneksel paradigmadan modernist paradigmaya geçiş cinsel paradigmada bir farklılığa yol açmamıştır. Said-î Kurdî de kadına yaklaşım ve konumlandırma bakımından geleneksel İslam çerçevesinin dışına çıkmaz. Kadının medeniyetle beraber kötüleşen durumunu medeniyetin çürütücü etkisine bağlayan çağdaş İslam düşünürleriyle benzer görüşlere sahip olan Kurdî, İslami yaşayıştan uzaklaşmanın kadının dünyasını alt üst ettiğini söyler. Ona göre İslamiyetin kadın haklarıyla bağdaşan hukuku ilahi adaletin ürünüdür. Bu konuda herhangi bir reform veya değişiklik şeriata aykırı olduğu gibi, uzun vadede kadına zarar verecek sonuçları da kaçınılmaz kılacaktır. Kadının hak ve özgürlüğü (!) ancak İslama dönüş ve şeriata bağlı bir yaşamla mümkündür. Kurdî, kadının geleneksel statüsünü revize etme çabasından ziyade bazı mantık önermeleri veya gereklilikleri (bilimsel argümanları da kullanarak) öne sürerek İslamî şeriatı savunur. Bir yandan ahlaki erdem ve sınırlamalarla insan nefsaniyetinin denetlenmesini vurgularken, öte yandan erkeğin biyolojik yapısını, üreme ve cinsellik güdüsünü ön plana çıkararak çok eşliliğin gerekliliğini savunur. Güya matematiksel hesaplamalarla, coğrafi, iklimsel argümanları da birer bilimsel veri olarak dillendirip modernist bir ispatlama çabasına girer. Yani bilimi bile kadının özel alana hapsinin sürdürülmesi için kullanmış ve bu anlayışı Nur hareketine de miras bırakmıştır.
Eserinizde Kürdistan’da din anlayışının temelini oluşturan inanç sistemini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Önderliğin Kürt din tarihini ve direniş geleneğini bir mezhepler ve tarikatlar tarihi olarak tanımlayan analizi doğrultusunda incelendiğinde Kürdistan’da din anlayışının temelini oluşturan birçok sistemle karşılaşırız. Zerdüştlük, Ezdanilik ve bu ikisinin sentezleri olan inançlar şekil ve isim değişikliğine uğrasalar da Kürdistan’ın her yerinde bu inançların türevleri, sembolleri, etkileri görülür. İslamla iç içe geçerek farklı varyasyonları da açığa çıkarmış ve en katı “ortodoks” Sünni tarikatları da şu veya bu biçimde etkilemişlerdir; farklı sembollerle beslemişlerdir. Said-î Kurdî, Kürdistan’ın ana kültür damarlarından beslenmiş, Kürt tekke ve medreselerinde yetişmiş bir alimdir. Risale-i Nur külliyatı Kürt kültürünün derin izlerini taşır. Türk-İslam sentezine katkısı, siyasal niteliğiyle, moderniteye uyumlandırılması çabasıyla ilgilidir fakat temelini oluşturan birçok değer Kürt orjinlidir. Kürdistan inanç sistemleri incelendiğinde bu yönleri daha açık olarak gözlemlenebilir.
Kitabınızda, bazı cemaatlerin Said-î Kurdî’nin eserleri üzerinden din ve ırk milliyetçiliği yaptığını söylüyorsunuz. Bu durumun sorumluluğu Said-î Kurdî’ye mi aittir?
Said-î Kurdî’nin eserleri üzerinden din ve ırk milliyetçiliği yapılmasının asıl sorumlusu yine Said-î Kurdî’nin kendisidir. İttihad-ı İslam ülküsü tüm İslam devletlerini birleştirmeyi ve asr-ı saadeti yeniden inşa etmeyi hedefleyen bir ütopyadır. Said-î Kurdî, Türklerin İslamın bayraktarlığını yüzlerce yıl yapmış olması sıfatıyla bu ülküyü gerçekleştirecek öncü güç olmaları gerektiği fikrini meşru kılacak şekilde dillendirir. Irkçılığa karşı olduğunu söylemesine rağmen paradoksal olarak öncü rolü Türklere layık görür. Türk-İslam sentezinin meşrulaştığı ona dayanak, “bayraktar, öncü, abi, Müslüman Türk” söylemleridir. Said-î Kurdî, kimliğe konjonktürel yaklaşır. Hayatının ilk döneminde Kürt kimliğine yönelik kültürel anlamda bir sahipleniş vardır. Ama siyasal olarak dolaylı biçimde desteklediği, yeşil Türk kimliğidir. Yani Türklere hizmetle geçen “Yeni Seîd” döneminde Kürt kimliğini gömmek için çaba harcayan talebelerinin bu çabalarını destekler, sessiz kalır. Yeni Seîd döneminde talebeleri onun peygamber soyundan geldiğini öne sürerek, kriminalize Kürt kimliğini Arap soyundan olduğunu göstererek örtmeye çalışırlar. Zaten Kürt ulusal uyanışının başlamasıyla beraber Nurcuların komünizm bariyerliği vazifesi dışında üstlendikleri diğer vazife, saf ve cahil Kürtleri “kötü ırkçılıktan” yani Kürt milliyetçiliğinden korumak ve Yüce Türk ırkının İslami şemsiyesi altında yaşamlarını sürdürmelerini sağlamaktadır.
Said-î Kurdî’nin mücadeleci kişiliğine dikkat çekilirken fırtınalı bir yaşamdan yaşlılığın rehavetine kapılmış bir Said-î Kurdî’yi de görmek mümkün. Bunun nedeni nedir?
Seîd-î Kurdi’nin kendi hayatını “Eski Seîd”, “Yeni Seîd” olarak iki döneme ayırmış olması, bütünlüklü analizi zorlaştırmakta ve Eski Seîd dönemini kapsayan siyasal tavır ve eylemlerini şaibeli kılmaktadır. Sosyolojik bir analizle Eski Seîd (genç Seîd) ile Yeni Seîd (yaşlı Seîd) arasındaki farklılıklar, gençlik enerjisinin, cesaret ve atılganlığının yerini yaşlılığın getirdiği konformizmin aldığı söylenerek işin içinden çıkılabilir. Oysa Eski Seîd’i gömmesiyle beraber siyaseti de gömdüğünü söylese ve Eski Seîd’le Yeni Seîd arasındaki farkı siyasetle arasına koyduğu mesafeyle açıklasa da, “şeytandan kaçar gibi” siyasetten kaçtığını söyleyen Seîd-i Kurdi, fırsat ve uygun koşullar doğduğunda DP zemini üzerinden siyasetle haşır neşir olmaktan çekinmemiştir. Nasıl ki TC, Osmanlı’dan bir kopuş değil onun devamıysa Yeni Seîd de Eski Seîd’in devamıdır. Seîd-i Nursi olarak Eski Seîd’i Osmanlı ile eş zamanlı gömmüş ve TC dönemiyle beraber Yeni Seîd’in doğduğunu söylemişse de iki dönemi arasındaki farklılık kendi Kürt kimliğine dönük yaklaşımıyla ilgilidir. Gömdüğü bir şey varsa o da Kürt kimliğidir. Nursî, tıpkı yaşadığı ülkenin değişimlerine benzer bir eğilimle, güç dengelerini gözeterek konjonktürel yaklaşmıştır. Eski Seîd-Yeni Seîd biçiminde yaptığı ayrım kendi anlayışında ve kişiliğindeki değişimden ziyade yaşadığı çağın değişimleriyle ilgilidir. Onun yaptığı, çağın değişimine göre hal ve vaziyete göre tavrını ayarlamasıdır.
Konjonktürel Kimlik; Said-î Kurdî, Said-î Tirkî, Seîd-î Erebî/Leyla Atabay/ Sîtav Yayınları
SUNA ALAN/LONDRA