
SELMA AKKAYA
Avrupa Birliği ülkelerinde 250 binin üzerinde kooperatif bulunmakta. Bu kooperatiflerdeki ortak sayı 163 milyon (tüm AB nüfusunun üçte biri). 5.4 milyon kişi bu kooperatiflerde doğrudan istihdam edilmekte. Kooperatifler, özellikle Avrupa’da belli sektörlerde daha da aktifler. Örneğin tarımsal pazarın Hollanda’da yüzde 83’ü, Finlandiya’da yüzde 79’u, İtalya’da yüzde 55’i, Fransa’da yüzde 50’si; ormancılığın, İsveç’te yüzde 60’ı, Finlandiya’da yüzde 31’i; bankacılığın Fransa’da yüzde 50’si, Finlandiya’da yüzde 35’i, Avusturya’da yüzde 31’i, Almanya’da ise yüzde 21’i kooperatifler tarafından yürütülmektedir. Bütün bu kooperatifler her ülkede çeşitli birlikler ve AB çatısında da özel bir birliğe bağlı. AB hukuku içerisinde ortak yaptırımlar, teşvik fonları vb. de mevcut.
Bugün alternatif olarak işleyen küçük kooperatifleri dışında bırakırsak, -ki hem her ülkenin iç hukukunda hem de AB hukuğunda kooperatif olarak değerlendirilmezler- Avrupa’da bulunan 250 bin kooperatifin tamamı kapitalist sisteme hizmet ediyor.
Tarihi 17. yüz yıla dayanıyor
Bugün AB ülkelerinde kapitalist ekonominin bel kemiği durumunda olan kooperatif tipi işletmelerin tarihi 17. yüzyıla kadar dayanıyor. Kooperatif kavramının 17. yüzyıl sonları 18. yüzyıl başında toplumsal fayda (kamu yararı) düşünülerek özellikle iş olanakları yaratılması, eğitim desteği sağlanması, toplumsal dışlanmaya maruz kalan gruplara yönelik hizmetlerin geliştirilmesi gibi amaçlarla ortaya çıktığı belirtiliyor.
Küçük esnaf ve sanatkarlar arasında kooperatifçiliğin başarı kazanmasına, Alman Herman Schulze-Delitzsch’in (1808-1883) halk bankalarını ve kooperatif alım örgütlerini kurmasına neden olmuş, Victor Hubar (1800-1869) konut kooperatiflerinin kurulmasında ilk çabayı göstermiş olsa da, kooperatifçilik hareketinin fikrinin sahibi (1771-1858) yılları arasında yaşamış olan İngiliz Robert Owen’dir. Çağdaş kooperatiflerin ilk örneği sayılan Rochdale Tüketim Kooperatifi İngiltere’de kurulduğu gibi, kooperatifçilik hareketinin görüşleri ve denemeleri ile besleyen düşünürlerin de en eskileri İngiltere’de yetişmiştir. Bu düşünürlerin başında da hiç şüphesiz, sosyal reformcu Robert Owen gelmektedir.
Owen ve King’in girişimleri
İlk “kooperatif” terimini kullanan Owen, “Bir makine nasıl yağlamakla daha iyi iş görürse, işçi de iyi bakıldığı taktirde iyi randıman verir” diye düşünmeye başladığını ve buradan yola çıkarak, kuruluşunda çalışan işçilerin karışık, bozuk hem de pahalı ihtiyaç malzemelerini aldıklarını görünce bu işçilere iyi, sağlam ve ucuz ihtiyaç malzemeleri almayı düşünmüş. Owen, kendi kuruluşunun işçileri için bir tüketim mağazası-tasarruf sandığı oluşturuyor.
Owen’den sonra ise William King de o devrin İngilteresi için önemli bir sorun olan işçi sınıfının sefaleti karşısında harekete geçmiş, 1828’de işçilerden toplanan haftalık taksitlerle önce tüketim kooperatifleri (union shop), sonra üretim kooperatifleri, daha sonra da elde edilen karlarla arazi satın alma, büyük sanayi organizasyonları kurma düşünceleri üzerinde durmuş. İcraata girişmiş ve 250 kadar tüketim mağazası açmış, fakat beklenen sonuçları elde edememiştir.
Afrika ve Asya’ya yayıldı
Owen ve King’in İngiltere devamında aynı yüzyıl içerisinde Fransa, Almanya ve İtalya’da kooperatif fikrine öncülük edenlerin temel çıkış noktası, ya dini inançlara ya yoksul halka karşı duydukları insancıl sorumluluğa ya da zamanın siyasal akımlarına dayanmış. Bu fikirler zaman içerisinde göçmenler aracılığıyla Amerika’ya, koloniler ve din adamlarının Asya’ya kadar uzanan yolculukları nedeniyle Asya ve Afrika kıtasına esin kaynağı oluyor. 1945’den sonra, İngiliz ve Fransız sömürgelerin dağılması ve birçok bağımsız ülkenin ortaya çıkmasıyla kooperatifçilik hareketi Afrika ve Asya’nın hemen her tarafına yayılmış ve kooperatiflerin sayısı artmıştır.
Sektörün bel kemiği oldu
17. yüzyılda sosyal kooperatifçilik olarak doğan, devamında bugün neo-liberal kapitalizmin başat şirket modeli haline gelen kooperatifler, tarımdan, bankacılığa birçok sektörün bel kemiği durumuna geldi. Örneğin Avrupa’da kooperatifçiliğin en yaygın olduğu alan hayvancılık ve hayvansal ürünler. Söz konusu kooperatiflerin tamamı kapitalist sistemin sınırları içinde kalıyor. Bu nedenle bu kooperatiflerin çiftçiler ve tüketiciler için birer kuruluş olduğunu söyleyemiyoruz.
Fransa’da süt krizi!
Bunun en somut örneği geçtiğimiz yıl en fazla Fransa’yı vuran süt meselesinde gördük. Tonlarca süt, üreticisi tarafında satılamadığı için döküldü. Fransa’da bulunan süt ürünleri kooperatifleri, sütü Fransız çiftçilerden alıyordu. Fransa’daki yem fiyatları artınca ister istemez alandaki çiftçiler kooperatiflerin onlara ödediği fiyatı yeterli bulmazken, bu durumda kooperatifler ise bunu süt ve süt ürünlerinin fiyatına yansıtmak istiyordu. Diğer taraftan AB’ye yeni dahil olmuş ülkelerdeki düşük süt fiyatları, pazara AB dışından dahil olan firmalar, düşük maliyetli fabrika yemleri, vb. Fransa’da satış yapan mağazalar zincirini bu ülkelere yöneltti.
AB’nin fonları kısması da buna eklenince Fransa’daki hayvancılıkla uğraşan çiftçiler ve onların sütlerini verdiği kooperatifler büyük krizle karşı karşıya kaldı. Bu durumda krizi aşmak için Fransa’daki kooperatifler farklı ülkelerden süt almaya başladı. Aynı zamanda İspanya, Almanya, İtalya gibi ülkelerde bulunan benzer kooperatiflerle anlaşıp ortak bir piyasa oluşturdular. Bu durumda çiftçiler empoze edilen fiyatı kabul etmek zorunda kaldı.
Yumurta ardından büyükbaş salgını
Çiftçiler doğal yem yetiştirmenin maliyeti nedeniyle fabrikalara yöneldi. Fabrika yemi, üretimde esas olduğundan sütünüzde omega 3 ve konjige linoleik asit düşük düzeyde hatta hiç yok. Bu süt ve bundan yapılan yoğurt veya peynir sizi kalp ve damar hastalıkları, beyin ve sinir hastalıklarına (alzheimer ve parkinson gibi) açık hale getirirken, tavuk çiftliklerinde benzer bir kaderi paylaştı. Geçtiğimiz yaz zehirli yumurta krizi de sütte yaşanan kaderi paylaştı. Söz konusu yumurtalar, kapitalist çağa ayak uyduran kooperatiflerin ürünleriydi. Şimdi ise Fransa’da büyükbaş hayvanlarda verem salgını ve bu hayvanlara ait etlerin aylardır piyasada olduğu belirtiliyor!
Ne insana ne doğaya dost değil
Gıda ve hayvancılık sektöründe kurulmuş tüm kooperatifler eni sonu süper marketler zincirlerine, fabrikalara bağlanıp, sistemin ağlarıyla çevreleniyorlar. Bu sistemin içinde kooperatifler büyüseler de, devleşseler de ne çiftçiye ne de tüketiciye yararlı olamıyorlar. Dünyada şu anda çok uluslu şirket gibi çalışan binlerce kooperatif mevcut. Ne üretimleri ve pazarlamaları ne yöntemleri; insana ne de doğaya dost değil.
Çünkü hepsinin bağlı olduğu kurallar ve piyasası Uluslararası Kooperatifler Birliği (ICA) ve Avrupa Kooperatifleri (Cooperatives Europe) tarafından belirleniyor. Kooperatifler, teşvik fonlarından, taban fiyat uygulamasına kadar hem ülke içi hem de AB kontrol ve denetleme mekanizmasına tabiler. Özetle, uluslararası birlikler başta olmak üzere devlet kurumları, bakanlık ve yerel otoriteler ile iletişim ve iş birliklerine de yön vermektedir. Yani sözlük anlamıyla demokratik birlikteliğe dayalı çoklu ortaklı, ortak gelir dağılımı vb. kurallar sadece sözlüklerde kalıyor. AB ülkelerinin tamamında kooperatifler, kimi sol hareketlerin öncülük ettiği bazı kooperatifleri dışında tutarsak kapitalist sistemin birer halkasıdır.

Sosyal kooperatifler aynı kaderi paylaşıyor
Sosyal kooperatifler denilen kamu yararı içeren kooperatiflerde benzer bir kaderi paylaşıyor. İspanya, İtalya, Fransa, Polonya, Kore, Çek Cumhuriyeti, Slovakya gibi ülkelerde aktif ve yoğun olarak bulunan bu kooperatif modeli; kooperatif ortaklarının bir araya gelerek sosyal sorunlarına çözüm getirmek üzere genel olarak ortaklarının ve toplumun bir ihtiyacını karşılamaya yönelik çalışmaktadır. Cezaevlerinde yapılan üretim, meslek edindirme, okul kantinleri, göçmenler için kamplar, geri dönüşüm, eğitim projeleri vb. bu kapsamda oluşan kooperatiflerdir. Bu tür kooperatif modelleri ise yine yönetmeliklerle devletin bu alanlardaki politikasına bağlanmıştır. Söz konusu projelerin kabulü de bu yoldan geçiyor. Örneğin bir göçmen merkezinde çalışan kooperatifin önceliği entegrasyondur. Dağıttıkları kıyafetler, görüşme gerçekleştiren sosyal görevli ya da psikolok söz konusu devletin göç politikasının dışında bir çalışma yürütemez.
Avrupa’nın sayılı bankaları örneğin Fransa’da Credit Agricole kooperatif bir örgütlenmedir. Tıpkı onun gibi onlarca banka, marketler zinciri, tarım ve hayvancılık ürünlerini ait, sağlık vb. birçok alanda kooperatifler bulunuyor. Ortaklarının sayılarının çokluğu, geleneksel aile şirketleri ya da çok uluslu şirketler grupları karşısında onları sırf kooperatif oldukları için kapitalist sistemin dışında göremeyiz. İşleyişleri, pazardaki payları düşünüldüğünde tamda içindedirler. Kapitalizmin neo-liberal politikası çerçevesinde işliyor, piyasa ekonomisine katılıyorlar.
Alternatif örgütlemeler
Avrupa’da AB ve ulusal çapta da kooperatif olarak tanınmayan ama kooperatif gibi işleyen alternatif örgütlenmelerde mevcut. Fransa’da sayıları fazla olmasa da çeşitli restoran, köy, fırın, tarım ürünleri vb alanlarında mevcut. Buna daha çok öncülük eden anarşist hareketler. Örneğin Paris’te bu anlamda faaliyet yürüten iki restoran, bir fırın bulunuyor. Mekanın kirası, çalışanların ücretleri dışındaki gelirler alternatif projelere aktarılıyor. Bu örgütlenmeler pratikte kooperatif olsa da devlet ödeneklerinden ve denetiminden uzaklaşmak için dernek çatısı altında örgütlenmiş bulunuyor. Yine Fransa’da Zad bölgesi. Havalalanı inşaati için devlet tarafından boşaltılan köylere 250’nin üzerinde farklı sol gruplardan insan yerleşmiş bulunuyor. Bu alanda tarımsal üretim, hayvancılık ve alternatif tıp alanında çalışmalar yürütülüyor. Köy pazarlarında satılan ürünlerin gelirleri ise bölgede kalan insanların günlük ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılıyor. Alan içerisinde ise üretilen tüm ürünler ortak kullanım için ücretsiz. Farklı ülkelerdeki alternatif projeler, yine Fransa içerisinde benzer çalışmalar yürüten gruplara da maddi destek sunuyorlar. Bu grup daha önce Kobane Kadın evinin oluşmasına da katkı sunmuştu.
Fransa’da sistemin dişlileri dışında kalan köylülerin oluşturduğu kooperatif tarzı örgütlenmelerde mevcut. Tarım üretimine dayalı bu kooperatifler pazarlarda ya da abone sistemi üzerinden direkt tüketici ile buluşmaya çalışıyor. Organik ürünleri tüketiciye ulaştırmaya çalışan kooperatiflerin bazıları ise tüketiciyle ürün paylaşımını çalışma üzerine kuruyor. Örneğin bu ürünlerden ücretsiz ya da çok düşük fiyatlarla düzenli olarak yararlanmak için yılın belli periyotlarında bir hafta ya da on gün boyunca gidip köylülerle birlikte tarlalarda çalışma şartı bulunuyor.
Kadınların yarattığı alanlar
Fransa’da kadın köyü de bu işleyişe sahip. Yine Paris’te daha çok bulunan işgal edilen binalarda bu şekilde işliyor. Yoksul emekçileri, öğrencileri bir araya getiren işgal evleri olarak ta tanımlanan bu alanlarda ortak yemek, çeşitli sanatsal faaliyetler, eğitimler vb düzenleniyor. Bir yönüyle sistem dışı yaşam alanları oluşturma çabası olarak değerlendiriliyor. İspanya, İtalya, Yunanistan gibi ülkelerde de tıpkı Fransa’da olduğu gibi alternatif kooperatif örnekleri mevcut. Özellikle İtalya’da bu alanda kadınların yaratmış olduğu alanlar örnek niteliğinde. Kadın kampları, evleri, kafeler, restorantlar vb şeklinde işletiliyor. Her yıl dünyanın birçok noktasından feminist kadın bu deneyimi paylaşmak için bu alanları ziyaret ediyor.
Zad direnişi
Alternatif kooperatif örgütlenmelerin sayısı ise bu örneklerle sınırlı. Çünkü sürekli sistemin baskısı altındalar. Örneğin Fransa’da Zad bölgesine sistematik polis operasyonları düzenleniyor. Kendilerinin inşa ettiği ekolojik evler, yıkılırken, yerel yönetimlerle yapılan işbirliğiyle pazarlara girişleri engellenmek isteniyor. Zad direnmeye devam ederken, Fransa’da bu anlamda faaliyet yürüten birçok kooperatifte baskılar karşısında kapanmakla karşı karşıya kaldı.

Alternatif kooperatifler arasında kendini sürdürebilen kooperatifler bütünüyle kapitalist sistemin dışında aynı zamanda bir yaşam biçimi olarak hayat bulan örgütlenmeler oluyor. Tüm baskılara karşın, örneğin Zad bölgesine yerleşen aileler, çocuklarını kendi inşa ettikleri okulda eğitiyor. Verili kreşlere ve okullara göndermiyor. İnşa ettikleri evler, tarım alanları için mağazalar zincirlerinden alış veriş yapmıyorlar . Aldıkları ürünleri yine köylülerden direk üreticiden almayı tercih ediyorlar. Kullandıkları yemler, tarım için kullandıkları gübrelerin tamamı organik ve kendileri tarafından üretiliyor. Bu alanda aynı zamanda düzenli olarak eğitimler, dünya politikası, anti-kapitalist örnekler, sistem karşıtlığı onların temel gıdası.

Zad örneği düşünüldüğünde, Fransa, Almanya ya da Avrupa’nın hangi ülkesinde olursa olsun oluşturulacak bir kooperatif örneği mevcut sistemin rutin döngüsü içerisinde işlediği ve özgür, ekolojik bir toplum inşası kaygısı taşımadığı sürece üretim alanı isterse hangi ölçekte olursa olsun kapitalist sisteme hizmet eder. Tarihe bakıldığında Avrupa’da 17. yüzyıldan bu yana sayısız kooperatif çok insani ve iyi niyetlerle yola çıkmıştır. Kendisine sistem dışı bir alan yaratmadığı için ya tarihten silinmiş ya da tarih sahnesinde sistemin bizzat yürütücüsü haline gelmiştir!
Kaynaklar:
www.ess-europe.eu/fr/page/cooperatives
www.coopdefrance.coop/fr/96/entreprises-cooperatives-en-europe
http://ec.europa.eu/growth/sectors/social-economy/cooperatives/index_en.htm
* Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi, kooperatif tarihi