Madem ki AKP böyle güvenilmez, demokratik değil, bunları yapmaz, o halde niye PKK böyle bir sürece girdi, sorusu meşruluğunu korumuyor mu?

Bütün izahatlarımızdan sonra bu şekilde tartışılması muğlaklaştırıcılığı aşmıyor. Bakınız, AKP güçlü değil. AKP zayıf durumda, zor durumda. Öyle sanıldığı gibi 12 Haziran 2012 seçimlerinden güçlü; 2011-2012 savaşından da başarılı çıkmadı. Dolayısıyla iktidarını kaybetme tehlikesi yaşıyor, onun zorluğu içerisinde. Seçimlere gidiliyor, iktidar olmaya mecbur görüyor kendisini. İktidar olması ateşkese bağlı, ateşkes de PKK’nin elinde. O halde o iktidarı için ateşkes istiyorsa, o ateşkese karşılık da bir şeyler vermesi gerekiyor. Bunu da PKK istiyor. Bu da Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesidir. Başka yolu yoktur. Yaparsa seçimleri kazanır. Bu adımları atmazsa seçimlere de ateşkes ortamında gidemez.
Kürt Özgürlük Hareketi böyle yaklaşarak, bunun olabileceğini düşünerek bu adımları attı. Ama AKP bunu kendine göre istismar edeceğini düşünüyor. AKP’nin çözümü düşünmeyen bir zihniyeti var, ama ciddi bir sıkışıklığı da var. Kürt Özgürlük Hareketi bu durumu hem Türkiye halkı hem de Kürtler açısından olumlu sonuçlara çevirmek istiyor. Siyaset yapmak da budur.

“Ateşkes olsun, seçim sürecine gideyim ve seçimleri kazanayım” üzerine kurgulanan plan, bozulmuş oldu mu?

Şimdi bu plan biraz bozuldu. Ondan öteye süreç derinleştirilmeye çalışılıyor. Bir ateşkes düzeyinde tutulma değil de geri çekilme, onun karşılığı olarak da Kürt sorununun çözümünün önünü açacak demokratikleşme adımlarını hukuki ve siyasi açıdan attırma noktasına getirildi. Süreç AKP’ye rağmen böyle bir noktaya doğru ilerletildi. Türkiye’nin halkları olarak, tüm demokratik devrimci güçleri olarak süreci bu duruma getirmeye çalışıyoruz. Konferanslar yaptık, elbirliğiyle kararlar aldık. Tüm demokratik güçler de sürecin bu doğrultuya sokulması ve demokratikleşmeyle sonuçlanması konusunda hemfikirler. Bu anlamda AKP’yi zorluyoruz. Bu açıktır. Bir mücadeledir, mücadelemiz bu siyasi zorlama temelinde sürüyor. AKP de demokratikleşme adımları atmamaya karşı direniyor.

Ama süreci de kopartmıyor…

Çünkü koparsa kendisi kaybedecek. Bu süreç kopar, ateşkes bozulursa bundan en çok kaybedecek güç AKP olacaktır. Artık AKP’nin seçim kazanması, iktidarda olması bir hayal haline gelir. O nedenle ne olursa olsun bu süreci devam ettirmeye, en azından ateşkes konumunu devam ettirmeye çalışıyor, çalışacak; ama ondan öte sürecin geri çekilme ve demokratikleşme yönünde derinleşmesini de engellemeye çalışacak. Bu muğlaklaştırıcı, erteleyici, yüzeysel yaklaşımı bunun içindir. Bunun için bahaneler buluyor, zamanı kaydırıyor, Meclis tatilinden faydalanmaya çalışıyor, geri çekilmenin siyasi değerini azaltmaya çalışıyor. Bunların hepsi şimdilik boşa çıkartıldı. Kuşkusuz kendisine göre yeni şeyler de bulmaya çalışacaktır.

AKP başka bir şey yapamaz mı?

Bence yapabilir. Yarın yasalarda değişiklik yapıyorum, diye çok yüzeysel, demokratikleşmeyi içermeyen, özünde Kürt sorununun çözümünü ve Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlatmayacak, dahası AKP’nin iktidarını güçlendirecek, iktidarı önündeki bazı yasal engelleri ortadan kaldıracak bir paket getirebilir. Anayasaya böyle yaklaşır, yasal değişikliklere böyle yaklaşır, bununla kamuoyunu aldatmaya çalışır. Böylece “bakın, ben bazı şeyleri getirdim, sözümü tutuyorum, yasalarda değişiklik yapıyorum, anayasada bazı değişiklikler yapıyorum” diyerek üzerindeki “demokratik reformlar yap” biçimindeki siyasi baskıyı azaltmaya çalışacak. Nitekim yapılanlar bu yöndedir. Aynı zamanda 2010 referandumunda yaptığı gibi kendi iktidarını güçlendirecek bazı adımlar atmaya çalışacak. O dönemde aldığı desteği bu defa farklı biçimde alarak bu yönlü yasalar çıkartmaya çalışacak. AKP hep böyle davranacak. Bunu bilmek lazım.

AKP’nin böyle yapmaktaki çıkarı ne?

Bu durum AKP’ye seçim kazandıracak! O tamamen kendisini seçim kazanmaya endekslemiş. İkincisi böyle yaparsa demokratikleşme adımlarını atmamış olacak, onun sorumluluğu altına girmemiş olacak.

Bu politik stratejiye rağmen bazı adımlar attıralabilir mi?

İktidarını 12 Eylül yasalarıyla sürdürmeye çalışan AKP demokratikleşmeden yana değil. Başbakan resmen barajı düşürmeyeceğini açıkladı. Yani seçim barajını düşürmeyi bile reddediyor. Yaptığı şeyler Ergenekoncu iktidarı AKP iktidarına dönüştürmek. AKP’nin çıkarına olan bu, zihniyeti bu, politik stratejisi böyle. Ben, bu konuda AKP’nin değişeceğine inanmıyorum. İdeolojik, stratejik duruş bu, teorisi böyle. Değişmez ama politik olarak esneyebilir, buna rağmen zorda olduğunda AKP’ye demokratikleşme yönünde bazı adımlar attırılabilir. Çünkü çok pragmatisttir, çok fazla ilkeli değil. Kendi iktidarı için her şeyi yapmaya açıktır. Dolayısıyla iktidarına hizmet ettirildiği ölçüde demokratikleşme adımları da atabilir, kararlar da alabilir. Zayıf iktidarlar, iktidar düşkünleri zayıfladığı zaman böyle davranabilirler. Buna mecbur kalabilirler. AKP’de de benzer bir durum var.

Demokratik güçler nasıl müdahil olabilir, ne yapabilir?

Demokratik güçler doğru durur, iyi mücadele ederlerse AKP’ye bu tür adımlar attırabilirler. Sürecin özelliği bu. Aslında yapılması gereken de bu. Bu anlamda görev demokratik güçlere, halklara, kadınlara, gençlere, emekçilere düşüyor. Bu kesimler sanki seyirci gibi durup PKK ile AKP ne yapacak görelim, derlerse bu yanlıştır. AKP-PKK kavgası süreci değil. Süreci belirleyecek sadece AKP-PKK değil. Biz bu yaklaşımı doğru bulmuyoruz. Açık belirtelim. Herkes dikkat etmeli. PKK herkesin katılımının önünü açtı, öyle bir süreç geliştirdi. Gezi Parkı direnişi de bu sürecin sonucudur. Dolayısıyla herkes de üzerine düşeni görür, görev ve sorumluluğunun bilincine varır, onları yerine getirmek için çaba harcar, bunu birlik içinde yaparlarsa süreç başarıya gider, demokratikleşme olur, yapmazlarsa olmaz. Demokrasi ne AKP’nin işidir ne sadece PKK’nin işi olabilir. Demokrasi herkes için gereklidir. Dolayısıyla da demokrasiyi herkesin ortak çabası sağlar. Birlikte katılımı, mücadelesi sağlar. Eğer öyle bir katılım olmazsa herhangi bir demokratikleşme gelişmez. Ondan sonra da birileri kalkıp AKP’yi ya da PKK’yi eleştirmeye ya da suçlamaya kalkmamalı.

Süreç başarıya gitmezse PKK’yi eleştirecek ve suçlayacaklar olacaktır…

Yanlış yaparlar. Şimdiden öyle yaparız diye pusuya yatmış olanlar varsa görülüyorlar, açıktadırlar, pusuda değiller. Yanlış yapıyorlar. O tür sözlerin, eleştirilerin hiçbir etkisi olmayacak, PKK’ye hiçbir zararı olmayacak. Çünkü gerçekçi değil. PKK, ben yapacağım, demiyor. Herkesin iş yapması için ön açmış, davet ediyor, imkanlar sunuyor. Herkes bu çağrıya icabet edip sürece katıldığı ve olumlu rol oynadığı ölçüde yarın konuşma hakkına sahip olacak. Zaten el birliğiyle katılınırsa başarı elde edilecek, başarıya ortak olunacak. Öyle olmazsa başarısız kalınacak, başarısızlıkta ortak olunacaktır. Birilerinin başarısız kalacak da arkasından birileri bundan başarıyla çıkacak değildir. Süreç bu anlamda ‘kazan kazan süreci’ ya da ‘kaybet kaybet süreci’dir.

Türk Hükümeti’nin 45 günlük tavrı, açıklamaları ve suçlamalarını, sizin cevaplarınızla birleştirerek soruyorum: Türk tarafınin çözüm sürecini bitirmesi olarak görülebilir mi?
Hayır, bitirme değildir. Ben bir kere daha vurgulamak istiyorum, AKP bu süreci bitirmez, bitirmeyecek, bitirmemek için her türlü maharetini gösterecek. Bunu herkes bilmeli. Sürecin bitişi AKP’nin bitişi olacak. Bu sürecin bitişinden en fazla AKP zarar görecek. Sadece AKP mi, değil, başkaları da zarar görecek, biz de göreceğiz, halk da görecek, herkes de görecek. Öyle basit bir süreç değil. Bu olmaz, başka bir süreç gelişir. Bizim içimizde de böyle bazı yaklaşımlar gelişiyor.

Nasıl ifade ediyorlar, yanıtınız ne oluyor?

Hele bu süreç olmazsa sonraki süreç ne olacak, siz onu söyleyin, ona bakalım, biz bu durumda iyi şey yaparız, diyorlar. Öyle düşünen kimi arkadaşlarımız da var. Biz bunu şiddetle eleştiriyoruz. Bundan sonrası tufan da olabilir, her türlü felaket de gelebilir. Bugünü görüp anlayıp gerektirdiği görev ve sorumlulukları yerine getirmek yerine, canım bu zaten geçiyor, ben gelecekte iş yaparım demek çok yanlış bir tutum, laubali bir yaklaşım, gayriciddi bir duruştur. Öyle bir duruşun, o söz ve davranışın hiçbir anlamı, değeri olamaz. Bunu herkes bilmeli. O bakımdan da bu sürecin çok basit, yüzeysel, hemen değişebilir bir süreç gibi görülmesi baştan bir defa süreci yanlış anlamayı ifade ediyor.
Önder Apo “mutlak başarı, kazanılacak süreç” olarak tanımladı. Başarıdan başka bir şeyi kaldırmayan, kabul etmeyen bir süreç. Niye? Çünkü “başarısız olursa ben yokum” dedi.

Öcalan’ın yokum demesi ne demektir?

Önder Apo yoksa o zaman bir Kürt-Türk barışı artık ebediyen olmayacaktır, demektir. Herkes ayağını denk atmalı, aklını başına almalıdır. Bu sürecin başarısızlığı demek barışın artık olmayacağı demektir. Demokrasinin artık Kürt-Türk birliği, kardeşliği temelinde olmayacağı demektir. Bunun sonucu da nasıl bir savaşa yol açar, ne tür bölünmeler getirir, nasıl kavgalar ortaya çıkartır, süreç gösterir. Hiç kimse bunun üzerinde politika yapmaya kalkmamalı. Bu sürecin başarısızlığından sonraki durumun daha iyi olacağını sanmamalı. Bunları düşünmek, söylemek bile anlamsızdır, anormaldir. O bakımdan gelecekte ne olacak değil de, bu sürecin anlamı ne, tanımı ne, gerçekliği ne onu anlamak, mutlak başarı gerektiren bir süreç olduğunu iyi görmek, dolayısıyla başarıya kilitlenmek, başarı için üzerine düşeni yapmak; doğru, insani, demokratik, yurtsever tutumdur.

Bir ayda şu kadar eylem yapıldı, çekilmiyor çoğalıyorlar gibi size dönük suçlamalar doğru değil midir?

Doğru değildir. Bu işlerin en çok bileni, en fazla sorumlularından birisiyim. Ben birinci dereceden bilgiye sahip olan kurumlar içerisindeyim. Öyle ezbere konuşmuyorum, gerekirse bilançolar veririm. Dolayısıyla o tür şeyler söyleyenler doğru söylemiyorlar. Tekraren açık söylüyorum: Gerillanın ateşkes, geri çekilmede kusuru yoktur. Atılması gereken adımları zamanından erken atıyoruz. Gerillanın bilmem ne kadar eylem yaptığı doğru değildir. Evet, Lice katliamına karşı misilleme yaptı. Misilleme hakkımız vardır. Bunu aleni ilan etmişiz. Yaptığımızın misilleme olduğunu söyledik. Yerinde yaptık, başka yerde de değil. Onun dışında gerillanın bir askeri eylemi yok. Karakol yapımlarına dönük halkın tepkileri var. Biz zaten karakol yapımını kabul etmiyoruz, edemeyiz. Oraya buraya askeri amaçla baraj yapılsın, şu olsun bu olsuna tahammül edecek değiller. Aslında tepki az bile kaldı. Dolayısıyla bunlar öyle sürece karşı eylemler filan değil, haklı yerel tepkilerdi.
Halka karşı katliamın yapıldığı her yerde gerilla anında misliyle misilleme yapacak, herkes bunu bilsin. Bu halk sahipsiz değildir. Biz çocuk değiliz, hiç kimse AKP’nin kölesi filan da değil. O bakımdan da herkes üzerine düşeni yapmalı. Öyle Kürt katledilecek, hiç buna ses çıkarılmayacak, Kürt sahipsizdir sanılmamalıdır. Böyle sananlar yanılıyorlar. Sürece sahip çıkmak AKP’ye ve yaptıklarına kuzu gibi sessiz kalmak değildir. Sürecin gereği de bizim davrandığımız gibi yapmaktır.
Onun için o eylem bilançosu da doğru değil, katılım bilançosu da doğru değil. Bilmem Cizre’de bir asayiş kurulmuş deniyor. Gerçekten de öküz altında buzağı aramaktır. Bazı gençler Rojava’ya bakmışlar, kendilerine göre bir şeyler geliştiriyorlar, çok eğreti, yerel, çocukça hareketler. Taklit ediyor, bu tür şeyler yapıyorlar. Bunlar olabilir. Şimdi bunu kalkıp da büyük bir mesela haline getirmek gerçekten de maksatlı.

Cizre’de gençlerin asayiş kurması karşısında duyarlı olup tepki gösterenlere “Kürtleri kim savunacak?” diye sormak gerekmez mi?

Bu haklı ve meşru soruları çoğaltabiliriz. Kürtler kendilerini nasıl savunacaklar? AKP’nin ordusu, polisi, MİT’i, iti saldırırken Kürt’ü kim koruyacak? Kürt kendini savunmayacak mı? Niye Kürt’ün savunulması hiç düşünülmüyor? Köle midir bu kadar? Bu kadar olmaz.

Ne olacak?

Süreç ilerlerse Kürtlerin asayişleri de, polisleri de, savunma kuvvetleri de olacak. Eskiden de vardı, Kürt birlikleri vardı Osmanlı içerisinde. Kürt beyliklerinin kendilerini savunan orduları, polisleri, iç düzenleri vardı. Bunlar çok doğal. Kürt’ün de meşru savunma gücü ve polisi olur. Ordu olmak Kürt’ün de hakkıdır, polis olmak Kürt’ün de hakkıdır. Bunlar sadece Türk’ün hakkı değildir. Bu kadar tekçi, Türkçü olmaz, bu zihniyetle hiçbir yere gidilmez. İlle de Kürt’ün tepesinde olacağım demek ne anlama gelir? Bu zihniyet sahipleri kendi zihniyetlerinin ne kadar faşist, tekçi, şoven, despotik, katliamcı olduğunu görsünler!

Sürecin ilerleyebilmesi ve toplumdaki kuşkuların giderilmesi için acil hangi adımların atılması gerekir?

Biz anayasada Kürt inkarının aşılması ve Önder Apo’nun koşullarının değiştirilmesini bu sürecin yürümesi için şart olarak görüyoruz. Bunu açıkça ifade de ettik ilgili çevrelere. Yazılı, sözlü ilettik. Burada alenen söyleyebilirim; bize dendi ki, ikinci aşamanın başında bunlar gündeme gelecek, o zaman yapılacak. Anayasa Kürt inkarını aşacak, Kürt’ü kabul edecek şekilde hazırlanacak. Önder Apo’nun durumu değiştirilecek, sağlık, güvenlik ve özgür çalışma sorunları çözülecek. Bir sağlık ekibi her zaman kontrol edebilecek, özgür çalışabilmek için koşullar uygun olacak, bir ekiple çalışacak.
Bazı çalışmalar yapıldığı söyleniyor, ama henüz kamuoyuna yansımış bir şey yok. Eğer kısa sürede yansımazsa tam bir umutsuzluk, güvensizlik toplumda ortaya çıkabilir. Bu da sürecin gidişatını tehlikeye itebilir. Bu konuda AKP de, BDP de dikkatli olmalı. Olmazlarsa, zamanında gerekli adımı atmazlarsa artık süreci yürütür konumdan düşebilirler. Kimse çok fazla kendilerini beklemeyebilir, itibar etmeyebilir, umutsuzluk ve güvensizlik ortaya çıkar. Bunu kıramayıp aşamayabilirler. Bu da tehlike yaratır. Durumun daha fazla ciddiye alınması ve gerekenin yapılması için ben bunu net bir biçimde ifade etmek istiyorum.

Öcalan, “Ekim ortasına kadar bu iş bitmeli” diyor…

Tabii ki Ekim ortasına kadar gerçekten bir demokratik reform gerçekleşir, Türkiye’de demokratik devrim olursa çok güzel, çok iyi, başımız gözümüz üstüne. Biz böyle bir demokratikleşme sürecine en aktif katılır, en ağır yükünü taşırız. Hazırız böyle bir duruma. Ama bu olmazsa hiç kimse PKK’yi/Kürtleri alternatifsiz sanmasın. Bu tür olasılığa da hazır olmadığımızı sanmasın. Dolayısıyla her şey tersine dönebilir. Tehlikeli gelişmeler olabilir. Ben kimseyi tehdit etmek ya da uyarmak istemiyorum, öyle bir durumda değilim ama gerçeklerin zamanında, doğru bilinmesi gerektiğini de düşünüyorum.
Ekim ortasına kadar bu yaz ve güz başını Önder Apo’nun koşullarının değiştiği, Türkiye’nin hukuki açıdan köklü bir demokratik reform yaşadığı bir süreç olması gerekiyor. Bunun için ne gerekiyorsa o yapılmalı, kime ne görev düşüyorsa onlar yapmalıdır. Meclis az tatil yapmalı. Komisyonlar çalışmalı.

Sadece Anayasa Komisyonu mu?

Hayır! Önder Apo buna da tedbirler önermiş. Sekiz boyutta komisyon örgütlenmesini ve o komisyonların çalışarak Türkiye’de köklü demokratik dönüşümü sağlatacak yasal düzenlemelerin hazır hale getirilmesini öneriyor. Komisyonlar çalışsın, hazır hale getirsin Meclis çalışır hale geldiğinde bir hafta içinde hepsini kanun haline getirsin, görüşsün ve kabul etsin. Bu da mümkün. Veya üç ay değil de bir ay tatil yapsın. Çünkü olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. Bu bakımdan bir formül mutlaka bulunmalı.
Biz bu çalışmaları yapacak her adıma destek veriyoruz.
Açıkça söylüyorum, AKP ile BDP sağı-solu engel görmeye, göstermeye çalışmasınlar. Demokratik siyasetin sahibi biz olacağız diyorlarsa o halde engel kalkmıştır, bunun karşılığı demokratik dönüşümü sağlayacak çalışmalar yapmaktır. O da kendi görevleri. Kendi görevlerine sahip çıkar, yaparlarsa tabii ki sürecin yürütücüsü haline gelirler, öncüsü haline gelirler, doğru yapmış olurlar. Yapmazlarsa da süreci bitiren, dolayısıyla tarihi sorumluluğu taşıyan kendileri olur.

NURDOÐAN AYDOÐAN / HABER MERKEZİ