KENAN KIRKAYA 


Son günlerde yaşadığımız “polis gazeteci kovalamacasının” yarattığı stresi dağıtmak, OHAL koşullarında normal yaşam akışına karışmak için sinemaya gittiğimizde böylesi bir sürpriz ile karşılaşacağımı tahmin bile etmemiştim. 1990’lı yıllarda köyleri yakılmış, o karanlık dönemin bütün zulmünü yaşamış eşimle sinemaya gittiğimizde komedi türü bir film düşünüyorduk.

Yeterince fırsat ve imkanım olmadığı için iyi bir sinema izleyicisi değilim; ama sinema salonu önünde yaşanan kalabalığı ve heyecanı görünce şaşırmıştım. Uzun bilet kuyruğu sinir bozucu olsa da amaç stres dağıtmak olduğu için kendimi o bilet kuyruğunun sarhoş akışına bıraktım. Mesleki deformasyondan kaynaklı olsa gerek yine her zamanki gibi etrafta konuşulanlar dikkatimi çekmeye başladı.

“Abi çok iyiydi ya film, uzun süredir böyle bir film izlememiştim” diyen bir grup gencin sözleri, şen kahkahalar atarak başka bir filmden çıkmış ve izledikleri ortak filmi sanki sadece kendisi izlemiş gibi anlatan genç kadınların anlatımları kesiyordu. Bilet sırasının önünde yer alan 50 yaş üzeri çiftin tatlı didişmeleri… 


Komünizm kötü, Türk askeri iyi!

Cuma günü vizyona giren ve Türkiye adına 90’ıncı Oscar Ödülleri için aday olan film, gerçek bir yaşam hikayesine dayanıyor. “Komünizm ile mücadele” kapsamında Kore’ye gönderilen Türk askeri birliğinin yaşadıklarını Süleyman Dilbirliği’nin katliama uğramış bir köyde tek başına kurtulan küçük bir Koreli Kız çocuğuyla kurduğu ilişki üzerinden ele alan film, iddialı bir yapım olarak öne çıkıyor. Aynı zamanda Oscar Akademisinin, “yabancı dilde en iyi film” aday adayı olan filmde, esas olarak Hollywood esintilerini yakalamak mümkün. Komünizmin kötü, Kore’ye gönderilen güçlerin de “iyiliksever ve kurtarıcı” gibi resmedildiği, “Karıncayı bile incitmeyen Türk askerinin iyilikseverliği ve kahramanlığının” ön planda tutulduğu film, çekimleri, kurgusu, sinemasal değerlerle iştah kabartıyor. İnce mizahi karakterler ve diyaloglarla son derece sert olan drama filmini yumuşatma açısından önemli bir başarı sağlayan eser, zaman zaman mizahı doruğa çıkardığında, sert yön değiştirmelerle seyircinin kahkahasını yüzünde yarım bırakarak, duygularını tersi yönde bir akışa çevirmeyi başarıyor. 

Ayrıca baş karakter olan Süleyman’ın gençliğini canlandıran İsmail Hacıoğlu ile onun ileri yaşlarını canlandıran Çetin Tekindor, arasında duygu ve karakter akışının sağlanması açısından da eser başarılı bir yapıma dönüşmüş. Ancak aşkın yarım yamalak resmedildiği, Marliyn Monroe karakterinin az biraz karikatürize kaldığı film, eksisi ve artısıyla birçok açıdan değerlendirmeyi hak ediyor.  

Filmden hemen sonra ayağa kalkan bir grup kadın kendinden geçmiş ve huşu içerisinde eseri alkışlarken aynı sohbeti dışarıda da sürdürüyorlardı. 

Biri diğerlerine filme ilişkin sosyal medyada yaptığı paylaşımı okuyordu: “Ayla’yı izleyince bir kez daha Türk olduğum için gurur duydum. Sakın sinemaya peçetesiz gelmeyin, gözyaşlarınıza hakim olamazsınız. Türk askerinin merhameti sizi sarıp sarmalayacak.” Bütün bu olup biteni ve filmin verdiği mesajları değerlendirirken ister istemez, “hakikat bu mudur” sorusunu beliriyor insanın beyninde. 

 

Ceylan’ın gözleri 

Sadece “kuşkucu ve iflah olmaz bir muhalif” olarak değil, aynı zamanda bu ülkede yaşayan bir yurttaş olarak gerçek adı Kim Soel olan daha sonra Ayla’laştırılan, Türkçe öğretilen ve Ankara Marşı okumasının neredeyse bir “ulviyet” içerisinde verildiği filmdeki “küçük çocukları kurtaran ve sahiplenen asker” imajına inanmak istiyor insan. Ama yaklaşık 8 bin kilometre uzaklıktaki Ayla’yı kurtarmak için gösterilen çaba, insanın aklına, Türkiye’de hayatını kaybeden Kürt çocuklarını getiriyor. 

Filmin bende bıraktığı etki, yanı başındaki insanlarla apayrı anlamlar ve duygu dünyaları içerisinde aynı şeye bakıyor olmanın huzursuzluğu oldu. Birilerinin “Türk askerinin merhametini” gördüğü filmde, ben eser boyunca Ayla’nın ay yüzünde Ceylan’ın o donmuş gözlerini gördüm. Çok değil aylar öncesinde Cizre’de öldürüldüğünde cenazesi bozulmasın diye buzdolabında tutulan Cemile’yi, 12 yaşında olmasına rağmen 13 kurşunla öldürülen Uğur’u, Diyarbakır’da öldürülen Enes’i, Abdullah’ı, ekmek almaya giderken vurulan Berkin’i düşündüm… 

 

Çocuklar ölmesin diyen öğretmen 

Hepimizle birlikte o salonda Ceylan’ın ve Cemile’nin ruhu olduğuna da inandım. Eminim ki Ceylan da o salondaki herkesi gördü ve onların “Türk askerinin merhametine” akıttıkları gözyaşlarına tanıklık etti. Ceylan’ın bu insanların “bir başka coğrafyada çocuklara gösterilen merhametin ulviyetini alkışlarken ve de kendinden geçerken”, yanı başlarında çocukların öldürülmesine karşı yaşadıkları duygusuzluğu gördü. “Çocuklar ölmesin” dediği için cezalandırılan bir öğretmenin bir kaç ay öncesinde bir hakikat olarak önümüzde durmasına rağmen bu sahte duyguyu yüzlerine vurmak istedi.