“Boynuna o yeşil fuları sarma çocuk/ Gece trenlerine binme kaybolursun/ Sokaklarda mızıka çalma çocuk vurulursun”
O günler en kötüsüydü, sözde akıl ve bilim çağıydı ama esas olan inkar çağıydı. Bir yandan umut etmek öte yandan karanlıklarda boğulmak kaçınılmazdı sanki. Umudun baharıydı, her şey vardı ama hiçbir şey yoktu. Her şey ellerinden alınmıştı. Dilleri, kimlikleri, canları. On üç yaşında on üç kurşunla vuruldular, koyun otlatırken hedef alındılar, Roboskî’de F16’lar parçalara ayırdı onca canı. Analar eteğine topladı etlerini de delirmediler… Ne çocuklukları oldu ne de yurtları. Çocuklar yakınlarını kaybede kaybede, sopalar yiye yiye gaz bombaları altında kala kala direnmeyi öğrendiler. Herkesin zamanı zemini geldiğinde öğreneceği gerçekleri erken yaşta öğrenmek, onların bir adım değil on adım önde olmalarını sağladı. Bu da umutlarında, umutsuzluklarında keskin dönüşümler yaşanmasına neden oldu. Üstlerine üstlerine gelen koca koca panzerlerden küçük avuçlarındaki ufacık taşları atarak korunmaya çalıştılar.
Düşlerin, çocukluğun, masumiyetin, umudun ve aşkın uğruna ömürlerini adadılar çocuklar. Ellerinde taş izi aradılar, gömleklerinde ter, nefes kokladılar ve çocukları yakaladılar, bütün bunları kör kuyulara koymanın aracı saydılar. “Daha çocuklukta suç makinesiymiş böylelerinin bebekken genlerini kontrol edip, yok edeceksin” anlayışı ile kör karanlığın kalbine çocuk cezaevlerine koydular.
Yıldızlar görülmez oralarda, güneş yaşam dolu ılık ışıklarını göndermez oralara, oralar karanlıktır, karanlık insanlarla doludur. Unutulmuş diyarların telaşlı yüzeyi altındaki gizli dünyadır... Oralar da gökyüzü acımasız sert bir kayalıktır. Duvarlar, ölümün, oralara gelme yanılgısına düşecek kadar kirlidir, insanların meşale ışığı ile grileşmiş rengini yansıtır. Oralar, çocukların dünyası değildir, orası ışığın dünyası değildir. Oraya zorla getirilenlerin çoğu geri dönmez. Söylendiği gibi oralar korkunç karanlığın kalbi çocuk cezaevleridir.
Pozantı cezaevi de onlardan biri.
Taş atan, boynuna poşu bağlayan Kürt çocuklarının toplandığı yer. Bir de kinlerinin takipçisi, “kinin davacısı dindar gençlerin.” Daha 2009’da ortaya çıktı orada olanlar. Bir çocuk öldürüldü bir biçimde üstü örtüldü gizlendi. Yenisi ortaya çıktı, Pozantı cezaevinde olan rezaleti ülke kamuoyuna taşıyan gazeteci DİHA muhabiri Özlem Ağuş tutuklandı. Devlet intikamını aldı böylece… O saçları ağırtan, acılara karşın, yüreğinde insana dair duygusu olmayanlar cezaevindeki çocukları naklederek meseleyi hallettiklerini var sayıyorlar. Mahcubiyetten, merhametten uzak halleriyle…
Ar damarı çatlamış onlarca devlet memurları küçük kıza tecavüz ediyor. Yargı o küçük kızın kendi isteği ile ilişki kurduğuna hükmediyor. Devlet intikamını alıyor böylece. İçlerinde her türden, her meslekten dindar yetişkinler var. Hele biri var ki! Dindar mı dindar, kindar mı kindar. Vicdanını akladığını sanıyor. Diyor ki, “kızım kusura bakma şeytana uydum, senin yaşında bir kızım var, bayramda gel de karnını doyurayım.”
Anayurdu çocukluğudur insanın, düşleri yitenler bilir yüreği yakan, benliğini acıtan, boğucu kör karanlıkları ve bütün masumiyetiyle bir sevdayı heybesinde taşıyanlar tanır ancak çocukluklarını çamura bulayan, sahte kardeşlerin, sahte sevgilerin sunağında kurban verilmişliğin sızısını.
Ve gün olur bütün acılara öfkelere inat, “Dindar ve kindar gençlere inat” Kindar ve de dindar gençlerin giremediği tertemiz sularla dolu gizli mabetlerde yıkanan düşlerin çocukları ak bir güvercine dönüşür ak, kurak yüreklerin göremediği…
Yine yeniden Pozantı Cezaevi zulümleri, yaşanmasın diye, bağırlarına taş basmazlar ve susmazlar, susmayacaklar hiçbir zaman, taaa ki sesleri o iğrenç öfkeli kindar sesleri bastırıncaya kadar.
Korkunç karanlığın kalbi çocuk cezaevleri