Kültür ve kişilik oluşumunda coğrafya en belirleyici güçtür. Bir halk kültürüne çok yabancı özellikler isteyen yeni bir coğrafyaya göçmüş ya da göçertilmişse çok büyük zorluklarla yüz yüze kalır. Yabancı bir coğrafya ve kültür ortamında kalıcı yaşayabilmek yeni bir kişilik ve kültür kazanmakla mümkün olur. Bunun başlıca yolu eski kültür ve kişiliği şekillendirmiş geçmişini süzgeçten geçirmek, yeni bir geçmiş oluşturmak ve kendini hızla buna entegre etmekten geçer. Bu toplumsal gerçekliği en çarpıcı Türklerde görmek mümkündür.
Kültür ve kişilik oluşumunda coğrafya temel olduğu için insanın bir mekana bağlanması şarttır. Bu halkta ayrı egemenlerde ayrı kültür ve kişiliğe yol açar. Halk yerlilerle kardeşleşerek kendi yaşamını kurarak kültür yaratır. Türk halkı da böyle yaparak Ortadoğulu olmuştur. “Ayrımız gayrımız yoktur” sözü yurdu olanların sonradan gelenlere hitabı ve bağrını açma ifadesidir. Yeni bir geçmiş oluşturmanın bir diğer yöntemiyse yerleşik olanların geçmişlerinden kendine en yakın gördüklerini içselleştirmek, kendini ona, onu da kendine uyarlamaktan geçer. Anadolu’ya yerleşmiş Türklerin başka etnik yapıdan kişi ve değerleri çok rahat Türk kabul etmesi, her kültürü kendisininmiş gibi alıp kullanması altında Türklerdeki bu özellik yatar. Anadolu’ya yerleşen boyların yerine dönme ve devşirmelere Türk denmeye başlanması, özbeöz Türk olanların bundan rahatsızlık duymamasının da kaynağında bu tarihsel gerçeklik vardır. Kimliği, kişiliği ve tarihi belli Türklük yerine dönme ve devşirmelerin kendilerini Türklerin yerine koyması Anadolu’daki Türklüğü soyu sopu belli olamayan bir hale sokmuştur. Ve bu yolla nesli nesebi belli bir kültür adeta piçleştirmiştir.
Bu serüven içinde yer almış egemenlerin öyküsü ise ayrı bir olaydır. Hazar çevresinde Yahudileşmişler. İran-Kürdistan dağlarında Zerdüştçü kesilmişler. Irak çölünde de Müslüman olmuşlar. Tarihi anlatımlarda geçtiğine göre İstanbul’u alan II. Mehmet bile çevresindekilerle “Hristiyan mı olalım yoksa Müslüman mı kalalım” tartışması yapmıştır. Atatürk ile Müslümanlığı atarak laik batıcı olmuşlar. Erdoğan ile yeniden Müslümanlığa dönmüş, iktidarı zorlanınca yeniden Atatürkçü olmaya karar verdiler.
Türk egemenlerin “toprak uğrunda ölen varsa vatandır” ilkel sözünün altında yatan gerçek, anavatanlarını bırakmak zorunda kalmış bir etnisitenin psikolojine seslenerek onları korku ve tedirginlik içinde gerip yönetmek içindir. Birileri buradan gidin dediği için değil bu klişe söz. Türk egemenleri hep iç ve dış düşman yaratarak “bugün değilse de yarın saldıracaklar” propagandası ile halkını yönetmiştir. Bu topraklarda yaklaşık bin yılık kesintisiz bir iktidar geleneğini temsil ediyor olmalarına rağmen devşirmelikten başka özel ve özgün bir icatları yoktur. Arap, Fars, Kürt, Ermeni, Asuri, Bizans sanatını, mimarisini ve diğer kültürlerini Selçuklu, Osmanlı icadı sunma yalanları da diğer bir özgünlükleridir. İşte bu da anayurdunu bırakıp yeni memleketlere gelmiş Türk egemenlerin kimliği ve kişiliğidir. İşgal ve talancılıklarını gizlemek için kılıktan kılığa giriyorlar.
İşgal için savaşçı lazım. Bunun çaresini “her Türk asker doğar” formülüyle çözmeye çalışmışlar. Asker olacakları bir de ikna etmek gerekir. Buna da muhtemelen yoksul bir Hıristiyan’ın mezarı iken İstanbul’a hiç gelmemiş gelmişse de orada ölmemiş Ebu Eyyûb El-Ensarî’nin mezarı deyip kutsal mabette dönüştürme ve halkın önemli bir kesiminin kültürü olan Aleviliği Bektaşilik biçimine sokup katlettikleri ana ve babaların çocuklarını devşirme türünden yöntemlerle yapmışlar.
Türk egemenler Ortadoğu’da Müslümanlaşıp devletleşerek varlıklarını garantiye alacaklarını çok erken fark ettiler. Egemenler Ortadoğu’da da iktidar kalmanın ve iktidarlarını korumanın yolunun İslam halifelerinin hizmetine girmekten geçtiğini kavradıklarında Yahudiliği, Hıristiyanlığı ve Zerdüştlüğü terk ederek Müslümanlaştılar. Arap Halifeleri, Kürt ve Fars beyleri gelmekte olan haçlı tehditlerine karşı Türk egemenlerine “haçlılara karşı savaşırsanız yerli olur, yurt edinirsiniz” siyaseti ile yaklaşınca kendilerine büyük bir şans doğmuş oldu. Bunlar hizmetkarlıkla gelen egemenliklerini sürdürmek için Türk kabile ve boylarını Ortadoğu’daki iktidar ve güç mücadelesinde en çok kullanılan halk yaptılar. Tıpkı bugün ki gibi. Türk egemenlerinin Türk halkına asker gözü ile bakmasının bir nedeni de budur. Bu durum yurtsuz boylarla egemenler arasındaki benzeşmenin ittifak ve ortaklıklarının kaynağı oldu. Türk halkının egemenlerinin propagandasına kanmasının temel sebebi bu tarihsel gerçeklikte yatar. Bu öyle bir şeydir ki geçerliliği kalmadığı halde halen de kullanılmaktadır.
Türklerde diğer halklarda olmayan “vatan, millet, devlet” özdeşliği de kökünü geçmiş olaylardan almaktadır. Yaklaşık bin yıl önce yurt elde etmek için halk ile egemenler arasında kurulmuş bu ittifak anlaşılmadan Türk halkının sosyo-psikolojisi tam anlaşılamaz. Dikkat edilirse Türk devleti hata dindar ve sosyalist kimlikli çoğu kimse bile iç ya da dış hemen her türlü muhalifliği, eleştiriyi, farklı bir arayışı “bölücü, vatan haini” klişe sözleri ile tanımlar. Tüm Türklerde ortak çağrışım yapabilen tek slogandır bu.
Bu değerlendirmeler TC’nin Kürt düşmanlığını neden ısrarla “bölücü” konseptine dayandırdığına kısmen ışık tutmak içindi. Kürdistan hiç bir zaman Türk yurdu olmadı ki Kürtler bölücü olsun. Türklerin yurt dedikleri ayrı bir yer Kürdistan ayrı bir ülkedir. Türk halkı arasında doğu denilirken kabaca Kürdistan dendiğini biliyoruz. Batı Türkiye doğu Kürdistan’dır. O zaman neden ısrarla bir tekerleme gibi “Kürtler bölücü teröristtir” suçlaması yapılır? Türk egemenlerinin alışıla gelmiş yönetim biçiminin sonu gelmiştir de ondan. Kendilerini yenileyeceklerine Türk boylarının Ortadoğu’ya geldiklerinde onlar için varlık yokluk meselesine tekabül eden cumhuriyetle geçerliliğini yitirmiş yurt tutma korkusunu canlandırarak ölürken Türk halkını da kendileriyle öldürmek istiyorlar. Türkler ve Türklük değil kim oldukları belli olmayan Erdoğan gibi adamların sonu gelmiştir. Bunu halka iyi anlatabilirsek sadece bunlar gider halk da kurtulmuş olur.