“Türkiye” siyasi tarihinin en büyük katliamı olan Ankara Katliamı’nın yarattığı büyük şoku hala atlatabilmiş değiliz. Yaşadığımız şokun bir nedeni, işlenen cinayetin vahşeti ve kitleselliği. Ama yaşadığımız şokun ikinci ve bana göre çok daha etkili olan diğer nedeni ise Reyhanlı, Diyarbakır, Suruç, Ankara katliamlarına yenilerinin eklenmesini önleyemeyeceğimiz sezgisinin yarattığı anksiyete (derin kaygı). Önümüzdeki dönemin siyasi mücadelesinin kanlı bir vahşet ortamında geçeceği endişesi aklı başında herkesi ürpertiyor. Ama ne yazık ki “korkunun ecele faydası yok”.
Siyasi sistem kilitlendi. Kurulu düzenin üretebildiği tek siyasi iktidar, Saray Cuntası. Parlamento meşru bir hükümet üretemiyor. Büyük bir ihtimalle 1 Kasım seçimleriyle oluşacak parlamento içerisinden de meşru bir “çoğunluk hükümeti” çıkarılamayacak. Saray Cuntası bu “parlamenter sistem kilitlenmesi” üzerinden, ırkçı-mezhepçi bir savaş hükümeti olarak iktidarını sürdürmeyi planlıyor. Ancak Reyhanlı, Diyarbakır, Suruç, Ankara katliamlarına yeni kan banyolarını ekleyerek sürdürülebilecek bir iktidar bu.
Kurulu düzen, 35 yıldır gölgesine sığındığı 12 Eylül faşizmi ve 31 yıldır nemalandığı Kürt Savaşı‘yla kendi siyasi kaynaklarını öylesine çürüttü ki, bir hırsızlar ve katiller cuntasının oyuncağı oldu. Anlı şanlı patronlar, salya sümük ağlayarak Saray Cuntası’ndan şefaat dileniyorlar. Mağrur dünya imparatoru ABD sözcüleri, Türkiye’deki çete iktidarının “birincil düşmanla (IŞİD) işbirliği halinde olduğunu itiraf ediyor ve bu sorundan kaynaklanan “istikrarsızlığı“ “demokratik” sistem içinde çözme arayışına öncelik verdiklerini söyleyerek aslında kısa vadede çaresiz olduklarını açığa vuruyorlar. Düzenin sahipleri, 35 yıldır sürdürdükleri politikaların Ortadoğu’da ve Türkiye’de çamura saplandığını, düzenlerinin çürüdüğünü, “çoklu organ yetmezliğine” girdiğini daha nasıl itiraf edecekler.
Düzen, egemen sınıfların genel çıkarlarını temsil eden istikrarlı bir yönetim oluşturamıyor.
“Yönetenlerin yönetemez, yönetilenlerin eskisi gibi yönetilemez hale geldiği” duruma eskiler “devrimci durum” adını verirlerdi.
Mevcut duruma “yönetenler yönetemez hale gelmiştir” diyebilir miyiz? “Yönetenlerin yönetemez hale gelmesi” için egemen sınıfların genel çıkarlarını temsil eden istikrarlı bir yönetimin oluşturulamaması yetmez; zor aygıtının yani ordunun, polisin, kontrgerillanın insicamını (iç birliğini ve uyumunu) yitirmeye yönelmesi de gerekir. Henüz durum bu değil. Ancak güçlü bir halk direnişi egemen güçlerin kendi aralarındaki çelişkileri bu doğrultuda derinleştirebilir.
Yönetilenler eskisi gibi yönetilemez hale gelmemişlerse de bir “devrimci durum”un varlığından söz edemeyiz.
“Fırat’ın Doğu Yakasında” yönetilenlerin yönetilemez hale geldikleri ortada. Devlet, Savaş Kentleri’nde kontrolü kaybediyor. Barikatların, hendeklerin, battaniyelerin arkasında “özerk” halk yönetimleri oluşuyor. “Fırat’ın Batı Yakasında” ise Türk halkının yarısı bir katiller ve hırsızlar çetesi olarak gördüğü Saray Cuntası’ndan nefret etmesine ediyor ancak bu nefret, vahşi bir devlet terörüyle baskılanabiliyor ve hali hazırda “yönetilebiliyor”.
Öyleyse, içinde yaşadığımız kanlı siyasi kriz “olgunlaşmış” anlamda bir devrimci duruma dönüşmüş değil. Ama bu krizi devrimci bir duruma dönüştürmenin olanaksız olduğu; bu kanlı gidişi yalnızca Saray Cuntası‘ndan rahatsız düzen erbabının durdurabileceği, hatta durduracağı; Türk ve Kürt halkının ilerici demokratik güçlerinin böylesi bir “düzen seçeneği”nin gelişmesine aracı ve destek olması gerektiği düşüncesi yanlıştır. Devrim kendi çözüm alternatifini yaratmadan düzen “reformunu” kapıya yanaştırmaz.
Kürdistan’da yurtsever devrimci gençliğin öz savunma eylemlerinin ebeliğini yaptığı demokratik alternatifi bütünleyecek bir “demokratik Türk alternatifi”nin yolunu açabilmek zor ama mümkün. Bunun için yapmamız gereken Fırat’ın Batı Yakası’nda devlet terörünün “yıldırıcı“ etkisini bloke eden bir öz savunma gerçekliğini yaratmak. Türkiye’de etkin ve sürdürülebilir bir öz savunma gerçekliğini yaratmayı başarabilirsek, şimdi sinmiş görünen Türk halkının bağrından Haziran İsyanı’nın çok ötesinde bir “demokratik Türk alternatifi”nin fışkırdığını görebiliriz.
İçinde yaşadığımız kanlı siyasi kriz henüz bir devrimci durum değil ama bu krizi devrimci bir duruma dönüştürmek de boş bir hayal değil. Aklımızı, iz’anımızı bu hayali gerçeğe dönüştürecek bir direnişi örmeye yoğunlaştırmalıyız.