Korsan rejim bitirilmeli

- Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki tecride karşı 27 Kasım’da Türk cezaevlerindeki PKK ve PAJK’lı tutsaklarca başlatılan açlık grevi 46. gününde devam ediyor.
- Öcalan’ın avukatlarından HDP’li Doğan Erbaş, İmralı’daki sistemi hukuk içerisinde açıklamanın mümkün olmadığını belirterek, ‘korsan hukuk’ denilebileceğini söyledi.
Öcalan’ın çağın güncel sorunlarına dair çözüm üreten pozisyona işaret eden HDP Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Doğan Erbaş, “İmralı Cezaevi’nin iyileştirilmesi değil, tümüyle kapatılması gerekiyor” dedi.
İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde tutulan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, 8 yıl boyunca görüştürülmediği avukatlarıyla 2019da yapılan 200 günlük süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemi sonrasında görüşebildi. Öcalan, 7 Ağustos 2019’dan bu yana yeniden avukatlarıyla görüştürülmüyor. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) tarafından 2019'da yapılan ziyarette de İmralı’da uygulanan tecride dikkat çekildi. Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı, 2009 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gönderdiği savunmasına ek olarak hazırladığı "Yol Haritası" gerekçesiyle 23 Eylül’de Öcalan’a yönelik 6 aylık avukat görüş yasağı getirdi.
Türk cezaevlerindeki PKK ve PAJK’lı tutsaklar, tecridin sonlandırılması talebiyle 27 Kasım’da süresiz-dönüşümlü açlık grevine başladı. Bugün itibarıyla 9. grupla 46. gününde. Açlık grevine şimdiye kadar 130’dan fazla cezaevinde 3 bine yakın tutsak dahil oldu.
Kavramlar ifade etmiyor
1999-2011 yılları arasında avukatlığını yapan isimlerden biri olan HDP Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Doğan Erbaş, Öcalan’ın bir ay sonra İmralı’da 22 yılını geride bırakacağını hatırlattı. MA’dan Berivan Altan’a konuşan Erbaş, “İmralı’da uygulanan sisteme tecrit, işkence, tecrit işkencesi kavramlarını kullanıyoruz ama aslında İmralı’da kavramların dahi ifade edemediği çok özel bir durumla karşı karşıyayız. İmralı’da uygulanan sistemi hukuk içerisinde açıklamak mümkün değil. O yüzden belki bir ‘korsan hukuk’ diyebileceğimiz, siyasi iktidarın keyfine göre uygulanan alabildiğine zora, zorbalığa ve zulme dayalı bir gücün, zorun hukuku. Dolayısıyla ne iç hukukla ne de uluslararası hukukla açıklamayacağımız bir durum yaşanıyor” dedi.
Düşünce ve üretimine yönelik
Öcalan üzerinde uygulanan tecridin birçok boyutunun olduğunu belirten Erbaş, şunları söyledi: “Sayın Öcalan’ın düşünce gücü ve üretme kapasitesini yok etmek istiyorlar. Sayın Öcalan ile 2013-2015 arasında süren görüşmelerde, o zaman Türkiye toplumu ve kamuoyu da çözüm gücünü görmüştü. Sayın Öcalan başından itibaren, ki sadece İmralı süreci değil, ondan önceki süreçte de sürekli olarak Türkiye’de Kürt sorunu başta olmak üzere temel demokratikleşme meselelerini, kadın, ekonomi, güvenlik, hukuk sorunlarına dair son derece kendine özgü çözüm önerileri var. Sayın Öcalan’ın, sürekli üreten, çözüm için çabalayan, çözümün tıkandığı yerde de mutlaka bir çare bulan, fırsat sunan bir yaklaşımı var.”
Bunun 2013-2015 yıları arasındaki çözüm sürecinde daha iyi anlaşıldığını söyleyen Erbaş, sürecin tıkandığı artık yol alınamayacağının düşünüldüğü dönemlerde Öcalan’ın devreye girerek, son derece makul, tarafların pozisyonunu gözeten, adil, makul, uygulanabilir, gerçekçi çözümler ürettiğini belirterek, halkların bugün bu güçten yoksun bırakılmak istendiğini kaydetti.
Toplumla bağına kast var
Öcalan’ın başta Kürt sorunu olmak Türkiye ve Ortadoğu’da yaşanan sorunlara çözüm ürettiğini ifade eden Erbaş, siyasi iktidarın Öcalan’ın toplumla bağını tecrit yoluyla koparmaya çalıştığını vurguladı. Erbaş, Öcalan’ın kendi pozisyonuna diyalog sürecinde yapılan görüşmelerde dikkat çektiğini de anımsattı. Erbaş, şöyle devam etti: “Sayın Öcalan ‘Benim buraya alınmam siyasi çözümde taraf olmamı engellemek içindi’ açıklamasında bulunuyor. Sayın Öcalan tek kişilik ada cezaevinde, yalıtılmış, küçücük bir odada tutulmasına karşın ortaya dev bir külliyat çıkardı. Sadece ideolojik, felsefik anlamda değil; pratik, güncel sorunlara da çözüm ortaya koydu. Bunu İmralı duruşu olarak ifade etti. Yıllarca bunun üzerinden çalıştı. 2013-2015 sürecinde de bu netleşti. O dönemde yapılan kamuoyu araştırmalarında sürece güven yüzde 60-70 arasındaydı ve Sayın Öcalan artık kamuoyunun kabul ettiği bir siyasal aktör haline gelmişti. Bunu kendisi yaptı. Tamamen kendi gücüyle, ürettiği düşünceler ve sunduğu formasyonlarla yaptı. Diyalog sürecinin kendi aleyhlerine geliştiğini gören siyasi iktidar süreci bitirdi ve Sayın Öcalan’ı tecrit altında tutmaya devam etti.”
Gündemde özgürlüğü olmalı
Öcalan’ın İmralı’ya getirildiği günden bu yana kendini “siyasi rehine” olarak nitelendirdiğini hatırlatan Erbaş, şunları dile getirdi: “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Öcalan hakkında verdiği kararda tüm Avrupa ülkelerine sesleniyor ve diyor ki; 22 yılı aşan tutukluluk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) aykırıdır, yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Dolayısıyla bu ağırlaşan ve mutlak tecrit olarak nitelendirdiğimiz sisteme CPT’nin raporunda da dikkat çekiliyor ve İmralı’daki sisteminin tümüyle gözden geçirilmesi gerektiği ifade ediliyor. Yıllarca avukatların, çeşitli kurumların Avrupa’da yaptığı görüşmelerle bir türlü harekete geçmeyen CPT’nin dahi raporunda bu ifadeler yer aldı. Dolayısıyla İmralı’da gelinen aşamada artık avukatların, ailelerin görüştürülmesi gibi aslında iç hukuk ve uluslararası hukuka uygun taleplerin dışında özgürlüğünü, yani İmralı hapishanesindeki işkencenin tümüne son verilmesini gündeme taşımak ve bunun üzerinden tartışma yürütmek gerekir. İmralı Cezaevi’nin iyileştirilmesi değil, tümüyle kapatılması, Sayın Öcalan’ın özgürlüğünün, güvenliğinin sağlandığı koşullara ilişkin tartışma yürütmek gerekiyor.”
İktidar, gücünü gördü
Öcalan’ın Kürt sorununda çözüm gücü olduğunu Türkiye halklarının 2013-2015 yıllarında deneyimlediğini belirten Erbaş, şöyle konuştu: “Tarihsel sorunların üzeri örtülerek, bir yol alınamaz. Bugünkü iktidarın büyük ortağı da 2013-2015’te deneyimlemişti. Sayın Öcalan’ın makul, gerçekçi uygun çözümler üretme potansiyeli yanını görmüşlerdi. Onlar da tecrübe ettiler. O süreç hiç yaşanmamış gibi düşünemeyiz. Uzun bir süredir devlet aklı rasyonelliğini yitirmiş görünüyor. Bir çıkmaz içinde debelenip duruyor. Bir çıkmaz girdapta, milliyetçilik, ırkçılık ve tekçilik adeta akıllarını kilitlemiş durumda. Bunu görüyoruz. Son dönemlerdeki gelişmelerde bunu fazlasıyla gösteriyor. Bir akıl tutulmasıyla karşı karşıyayız. Tarihsel sorunlar böyle ele alınamaz.
Türkiye toplumu da benimser
Kürt sorunu ne dersek diyelim işte ekonomik, kültürel, idari, hukuksal, yönetimsel çok boyutlu bir sorun ve sayın Öcalan devreye girmeden bu sorunun çözümünün olmadığını ülkede aklı başında ve objektif bakabilen herkes de bunu görebilir. Bu çok dile getirilmiyor olabilir. Türkiye’de ilk başta toplum buna hazır değilmiş gibi görünebilir ama siz toplumdan gerçekleri gizler, üzerini örterseniz, gerçeği söylemek yerine demagoji ile sorunlara yaklaşırsanız böyle olur. Sorunlar gerçeğiyle, tüm yönleriyle olgunlukla bilimsel, tarafsız ve objektif bir şekilde tartışılırsa Sayın Öcalan’ın buradaki rolü toplum tarafından benimsenir, bir sorun olacağını da düşünmüyorum. Yeter ki bu konuda aydınlar, kanaat önderleri, hukukçular rol ve misyon sahibi bireyler ve kurumlar, biraz daha cesur olsun, biraz daha toplumsal sorunlarla tanışma, yüzleşme yaşansın. Hakikatler ortaya çıkarılsın. Sayın Öcalan, Türkiye’nin temel sorunlarından birinin de siyasal sorunlara yaklaşım anlamında ciddiyetsizlik olduğunu söylüyor. İktidar kendi çıkarlarına göre yaklaşıyor ama siyasal ve toplumsal muhalefette sorunların ciddiyetle ele alınması konusunda başarılı bir sınav vermiyor.”
CPT, AK’yi harekete geçirebilir
Türkiye’nin var olan antidemokratik kurallarının dahi İmralı’da uygulanmadığını söyleyen Erbaş, şunları kaydetti: “Kendi mevzuatlarına uysalar bile avukat görüşmeleri çok rahat yapılabilir. Türkiye’de bugün tek bir örnektir ve hiçbir cezaevinde olmayan koşullar var. Dolayısıyla bırakalım uluslararası evrensel normları, ilkeleri, antidemokratik yasalarını bile uygulasalar avukat ve ailelerin görüşlerinin yapılması gerekir. Bu konuda genel olarak Avrupa Birliği (AB) ve Avrupalı kurumların, uluslararası kurumların maalesef Türkiye’ye karşı pragmatik yaklaştığını görüyoruz. Yani sadece tespitler yaparak, eleştiriler sunarak, öneriler yaparak Türkiye’ye bir düzenleme yaptırmaları mümkün değil. Aslında CPT, istese Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ni harekete geçirebilir. Türkiye’ye yaptırımlar uygulayabilir. Neden CPT’nin düzenlediği raporu göz önünde bulundurup ona uygun düzenlemeler yapmıyorsunuz, avukatları ve aileleri neden görüştürmüyorsunuz diye sorabilirler. Ama sormuyorlar. Sadece tespit yapmakla yetiniyorlar ve Türkiye’de uluslararası koşulların da kendisine sağladığı avantajlardan ve boşluklardan da yararlanarak ‘ben yaptım oldu’ diyerek fiili bir durum, hukuk uyguluyor. Hukuk, fiili olmaz. Hukukta; düzenlemeler, normlar vardır. Bunlar yüz yıllık bir tarihsel şekilleniş üzerine gelen kurallardır. Maalesef Türkiye son 4-5 yılda her alanda olduğu gibi bu konuda da iktidarlarını sürdürme amaçlarına göre hukuk kurallarını da dikkate almıyor, çiğniyor. Fiili durum yaratıyorlar. Avrupa kurumları da bunu sadece izlemekle yetiniyor. İki yüzlü davranıyorlar.”
Farklı yerden bakılmalı
Bir örgütü ve halkı da aşan, daha geniş kapsamlı, çağın güncel sorunlarına da kafa yoran düşünce üreten bir pozisyonda olması nedeniyle de neredeyse dünyanın her tarafında bilinen, tanınan bir aktör haline gelen Öcalan’ın, bir siyasetçinin ötesinde düşünür kimliğiyle de öne çıktığını belirten Erbaş, şunları ekledi: "Dolayısıyla bütün bu gelişmeleri görerek bizim de artık İmralı gerçeğine biraz daha farklı bir yerden yaklaşmamız gerekiyor. Artık ‘hukuksal düzenleme yapılmalı, avukatlar her hafta gitmeli, ailesi görüşmeli’ bunu aşmalıyız. Zaman ilerliyor, yıllar geçiyor. 22 yılı artık geride kalacak böyle bir güçten büyük bir düşünce ve çözüm üretme potansiyel ve kapasitesinden Türkiye halklarını mahrum bırakmamak gerekiyor. Cezaevlerindeki açlık grevleri dışarıda olan hepimiz açısından bir özeleştiri konusudur. Cezaevinde kalan insanların tek yapacakları şey açlık grevidir. Tecrit sona erdirilmezse süresiz-dönüşümsüz açlık grevine dönüşebilir. Dolayısıyla sadece HDP ve Kürt halkının değil, Türkiye’de gerçekten bu sistemden zarar gören daha adil bir yaşam ve özgürlük isteyen, adalet ve hukuktan yana olan tüm güçler duyarlı davranmalı. Bütün baskı ve engellemelere rağmen iktidarı adım atmaya zorlayacak güçlü bir toplumsal iradeyi ortaya çıkarmak gereklidir. Bu konuda hepimize büyük rol ve görev düşüyor.” ANKARA







