Türkiye yeni İran mı?

Erdoğan ve NATO
- Türkiye’nin artan bölgesel etkisi ve HAMAS ile ilişkileri, NATO ve ABD güvenliğini tehdit ediyor mu?
Savunma Demokrasileri Vakfı’nın araştırmacıları Sinan Ciddi ve Natalie Ecanow, İran ve Türkiye karşılaştırmasının teolojik değil, stratejik olması gerektiğini belirterek, "Türkiye, kelimenin tam anlamıyla 'yeni İran' değildir; ancak artık güvenilir bir NATO müttefiki de değildir" dedi.
Savunma Demokrasileri Vakfı’nın araştırmacıları Sinan Ciddi ve Natalie Ecanow, İran savaşı gölgesinde Türkiye'nen pozisyonuna mercek tuttu. Türkiye'nin elbette İran gibi olmadığını fakat Türkiye’yi yalnızca “baş belası” veya “karmaşık” bir devlet olarak nitelendirmenin, Batılı müttefiklerini sistematik olarak zayıflatan, olgunlaşmakta olan düşmanca bir rejimi cesaretlendirmekten başka işe yaramayacağını savundu. Türkiye’nin İran’ın ideolojik katılığına veya nükleer hırslarına sahip olmadığını, ancak 'Türkiye’nin ABD, NATO ve bölgesel güvenlik çıkarlarını aktif olarak baltalayıp baltalamadığı' sorusunu, "Ankara’nın bunu yaptığı ve zamanla bunu daha pervasız bir şekilde yaptığı konusunda ise pek şüphe yoktur" şeklinde yanıtladı.
Kıbrıs'a gönderilen uçaklar
Yazarlar, bu önermeleri şu argümanlarla savundu: "Henüz 9 Mart’ta Türkiye, işgal altındaki Kıbrıs’ın kuzeyine altı adet Amerikan yapımı F-16 savaş uçağı konuşlandırdı. Bu hamle, ihtilaflı bir bölgenin askerileştirilmesinde önemli bir tırmanış anlamına geliyordu; üstelik muhtemel bir ABD yasası ihlaliydi. Bu 6 savaş uçağı, aynı zamanda Kıbrıs’a yaklaşık 480 km mesafede bulunan İsrail’e yönelik açık bir gözdağı niteliğindeydi.
İran ve HAMAS ilişkisi
Türkiye, bölgesel konumunu Batı ittifaklarını güçlendirmek için değil, ABD’yi ve ortaklarını kışkırtmak için kullanıyor. Türkiye, İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı yürütülen savaşta ateşkesin sağlanması çabalarına öncülük ediyor, ancak bunu öncelikle bölgesel barışı getirmek istediği için değil, zayıflamış bir İran rejiminin Ankara’nın bölgesel hegemon olma hırsına hizmet edeceği için yapıyor. Bu tutum, Türkiye’nin karakterine uygundur. Bu eğilim hiçbir yerde, Türkiye’nin HAMAS ile ilişkisinde olduğu kadar net görülmüyor. Ankara’nın HAMAS’a desteği, mevcut çatışmadan çok daha eskiye dayanıyor; yalnızca retorik düzeyinde övgüyle sınırlı değildir. HAMAS’ı himaye etmesi, Batı ile bir 'görüş ayrılığı' veya Müslüman çoğunluklu bir ülkenin 'Filistin davası' ile anlaşılır bir ilişkisi olarak sunulmamalıdır. Bu ilişki gerçekte şudur; bir NATO üyesinin, ABD tarafından 'terör örgütü' olarak tanımlanan ve transatlantik ittifakın güvenlik çıkarlarını baltalayan bir örgütün yanında yer almasıdır. Bu, ABD’nin 'zor bir müttefik' ile yaşadığı basit bir anlaşmazlık olarak tanımlanabilecek bir tutum değildir."
Kendi türünde güçlü rakip
Türkiye’nin HAMAS’a verdiği desteği dipnot seviyesine indiren yorumları, bu desteğin ne kadar derinleşmiş olduğunu ve gelecekte ne ölçüde büyüyebileceğini hafife almak olarak değerlendiren yazarlar, şöyle devam etti: "Türkiye ile İran’ın doğrudan karşılaştırılabilecek benzerlikleri olmadığı doğrudur. Türkiye bir NATO üyesi ve Avrupa Birliği’ne aday bir ülkedir. Hamas’a verdiği destek, belki de İran İslam Cumhuriyeti ile arasındaki tek açık ortak noktadır. Şurası da bir gerçektir ki, hiçbir iki düşman birbirinin aynı görünmez. Türkiye’yi tehlikeli kılan şey, tam da Batı’nın içinde yer almasıdır. Bu durum, Türkiye’yi kendi türünde güçlü bir rakip haline getirmektedir.
S-400 sistemi örneği
Hiçbir diğer NATO müttefiki, bir yandan Batı savunma entegrasyonunu talep ederken diğer yandan aynı ittifakın düşmanlarını desteklememektedir. Türkiye’nin Rus yapımı S-400 füze savunma sistemi satın alması, bu çelişkiyi mükemmel şekilde özetlemektedir. Rus sistemini satın alma konusunda ısrar ederek, satın almayı planladığı ABD yapımı F-35 ortak saldırı uçağının gizli (stealth) kabiliyetlerini neredeyse tehlikeye atmıştı. S-400 ve F-35’in aynı anda Türkiye’de bulunmasının tehlikeli olmasının nedeni şuydu: Bu iki sistemin düzenli olarak yakın mesafede çalışması veya birbirine bağlanması durumunda Moskova, Erdoğan’dan ya da Türkiye’deki Ruslardan elde edeceği istihbarat sayesinde Amerikan veya müttefik pilotların kullandığı F-35’leri düşürmeye yarayacak kritik bilgiler edinebilecekti. Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması ve ABD yaptırımlarının uygulanması, bu senaryonun gerçekleşmesini engelledi.
Hem NATO hem de Rusya
Erdoğan, NATO’nun genişlemesini aktif olarak geciktirerek Finlandiya ve İsveç’in üyeliğini yaklaşık 18 ay boyunca bloke etti ve bunun karşılığında Washington’dan F-16 savaş uçakları kopardı. Türkiye, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaş boyunca Ukrayna’ya savaş dronu sattı, ancak aynı dönemde Rusya’nın savunma sanayi üssüne fayda sağlayan çift kullanımlı malların satışına göz yumdu. Ankara, Rus kara para akışları için uygun bir ortam sağladı ve bugüne kadar Moskova’ya karşı uygulanan uluslararası yaptırımlara katılmayı reddetti. Bu eylemler, Rusya’nın öfkesinden kaçınmaya çalışan masum bir devletin çabaları değil, aynı anda hem NATO’nun kolektif savunmasını baltalayan hem de Rus rakibiyle ticari ilişkilerden kâr eden bir devletin davranışlarıdır."
'Yeni İran' nitelemesi
Türkiye’nin 'yeni İran' olarak nitelendirilmesinin, Türkiye’nin temsil ettiği şeyin birebir karşılaştırması olarak anlaşılmaması isteyen yazarlar, şöyle izah etti: "Bu ifade, Ankara’nın İran’ın yerini alacak düşmanca bir hegemon olarak yükselişini anlatmak için kullanılan bir ifadedir. Elbette, yeni bir bölgesel hegemonun tanımlanması özellikle İsrailli liderler için seçimsel fayda sağlayabilir. Politikacılar genellikle etraflarında toplanılacak bir düşman olduğunda başarılı olurlar. Ancak politikacılar, olumlu fırsatları değerlendirerek de kalıcı miraslar bırakabilir. (...)Başka bir deyişle, İsrailli liderlerin kariyerleri yeni bir İran’ın yükselişine bağlı değildir. Değerlendirilebilecek başka trendler de vardır. Bu nedenle Türkiye konusunda yapılan uyarılar, yalnızca boş bir retorikten ibaret olarak görülmemelidir."
Teolojik karşılaştırma değil
Analistler, Türkiye’nin ideolojik niyetinin İran’dan farklı olduğunu doğru tespit etseler de davranışlarının mantıksal sonuçlarını göz ardı ettiğini savunan yazarlar, şunları kaydetti: "Türkiye’nin Kudüs Gücü veya nükleer programı yoktur, ancak Afrika Boynuzu, Suriye ve Katar’da büyüyen bir askeri varlığa ve etkiye sahiptir. Ankara, Doğu Akdeniz’de yeni egemen deniz sınırları oluşturarak Kıbrıs ve Yunanistan’ın yerleşik sınırlarını meydan okumakta ve etkisini genişletmeye çalışmaktadır. İran ve Türkiye karşılaştırması teolojik değil, stratejik olmalıdır. Stratejik açıdan Türkiye giderek revizyonist bir tutum sergilemektedir.
Güvenilir müttefik değil
Asıl tehlike, Türkiye’yi İran olarak yanlış etiketlemek değildir. Asıl tehlike, Türkiye artık normal bir müttefik gibi davranmadığı halde onu hâlâ normal bir müttefik olarak muamele etmeye devam etmektir. Türkiye, kelimenin tam anlamıyla 'yeni İran' değildir; ancak artık güvenilir bir NATO müttefiki de değildir. Tehlike, Ankara’nın hırslarını abartmakta değil, bu hırsları mazur görmeye devam ederken, uzun zamandır Batı güvenliğini ayakta tutan ittifak yapılarını aşındırmasına göz yummaktadır."











