Günün ilk ışıklarına gözümüzü açtığımız her günün taptaze, el değmemiş bir gün olduğu duygusu içimizi sarar. Sabahın serin yeli tenimize dokunduğunda hafifleriz. İçimizde yaşama dair güzel duygular canlanır. Güneşe döner, umutla bakarız artık devirmek için başladığımız ve yenisini, yeni duygularla karşılamaya hazırlandığımız güne. 

Gece gelecektir elbet, karanlık örtü çökecektir gündüzün üzerine; ama yeni bir güne başlayacak olmanın inancıyla gecenin dolunaylı ışıltısının tadına varmaya çalışırız yine de. 

Oysa hangi gün, hangi gece uçup gidici değildir ki? Hangi hayat sonsuza dek sürer ki? Ama günün beyaz sessizliğinden gecenin karanlık örtüsüne döngü sürerken, biz bir yerlerden hayatın gizemli geleceğinin kulaklarımıza bir şeyler fısıldadığını hissederiz. Ve bir ömür bu fısıltıya tutunuruz hayata. 

İşte 21 Ağustos 2011 günü Kandil’de de günün beyaz örtüsü yeşilin tonlarıyla bezenen uçsuz bucaksız bir coğrafyaya açılmıştı. Günlük rutin yaşamın döngüsü sürecekti. Çocuklar dünden kalma oyunlarına devam edecek, bıçak gibi göğe yükselen dağın yamaçlarına yaslanmış köylerinin şose yollarında koşarak geleceklerine yürüyeceklerdi. 

Şalvarlı kadın ve erkekler yazın kavurucu sıcağına inat, belki biraz da mağrur bir edayla, emekle büyüttükleri çocuklarının her geçen gün büyüyor oluşlarını izleyeceklerdi. 

Onlar büyütmüş, onlar emek vermişti. Emek verdikleri o kavruk yüzler her geçen gün biraz daha büyüyor, serpilip boy atıyorlardı. 

İşte böyle başlamıştı yeni bir gün Kandil’in gözlerden ırak kuytuluklarında. Hayalleriyle yanıp tutuşan, takıldığı tüm engelleri aşıp gelen insanlar yeni bir güne tıpkı diğer sıradan günler gibi başlamışlardı. O gün de her şey, saf bir sabahın başlangıcını gösteriyordu: Alışıldık, uçucu, devingen... 

Ama olmadı. Günün akışı değişti bir anda. Gökyüzünden ölüm yağmaya başladı. Gök çatlıyordu sanki. Sanki bir daha gece olmayacak, bir daha gün doğmayacaktı.

Güneş tam tepeden vurmaya başlamıştı. Kafa tasından vuran güneş beyne kadar işliyor, insanlar topraktan yapılma damlarının altındaki gölgelerde huzur bulmaya başlayacaklardı ki, kazan bombalarıyla kan izleri sıçradı her yana. 

Yere değen birer tonluk kazan bombaları etrafındaki tüm canlıları yok ediyordu. Mam Hüseyin kaptığı gibi çocuklarını bu ölüm çemberinden kaçırmaya çalıştı. Solin en küçüğüydü, daha bebekti. Bebek Solin olup bitenden habersiz annesinin kucağında güvenli bir limanda sanıyordu ki kendisini, üzerlerine düşen kazan bombasıyla paramparça oldu. 

21 Ağustos 2011 günü Kandil’in Kortek alanında Türk savaş uçakları 7 kişilik bir aileyi yok etti.  Üzerinden geçen 5 yıla rağmen katiller yargılanmadı. Solin’in ailesinin başvurduğu hiçbir mahkeme suçluları yargılamadı. Onlar yargılanmadığı için ardından Roboskî, Suruç ve Zergelê katliamları yaşandı. Onlar yargılanmadığı için saraylar kuruldu, sultanlar yeniden peydahlandı.