Hiçbir şey unutulmuyordu demek... Yıl yıla eklendikçe, geçmişte kaldığını sandığımız ve anımsamaya utandığımız her şey, taşınan bir evin tozu pisliği gibi seriliveriyor orta yere. O toz bize ait, bizim unutmuşluğumuza. Bizim sakladığımıza ve saklanmamıza ait o birikintiler... Ama açığa çıkmak için fazla acelesi yok, çıkıyor işte... Süpürgeyi kapıp şimdilik peşinden koşabiliriz. Ama sonra, hep sonra?
Cengiz Aytmatov “devleti bir sobaya benzetmişti, ‘Cengiz Han’a Küsen Bulut’ kitabında: “Devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır. Yakacak insan olmazsa soba söner. Sönen yanmayan bir sobanın da hiçbir yararı yoktur. Ama öte yandan bu insanlar da devlet olmadan yaşayamazlar. Sobayı tutuşturan yakan onlardır. Sobayı yanar tutmakla görevli olanlar da ona yakıt temin etmelidirler. Her şey buna bağlı!”
Veli Büyükşahin’in ArtıGerçek’teki yazısında 37 yıl öncesinde kalmış Çorum olayları anlatılıyor:
“Saldırgan gruplar yolları kesiyor, kimlik kontrolleri yapıyor, insanları kaçırıp işkencelerle katlediyorlardı. Alevilerin ve solcuların oturdukları mahallelere iki üç koldan saldırılar yapıp evleri, işyerlerini yakıyor, yakaladıklarını katlediyor, ganimet anlayışıyla yağma yapıyorlardı. Çorum Gazetesi ve Bahar Kitabevi de saldırılardan nasiplerini alıyorlardı. Vahşet öyle boyutlara ulaştı ki bir Alevi Dedesi olan Veli Solmaz ile arkadaşı Ahmet Doğan mahalle fırınında yakılarak katlediliyordu.”
“Yalnızca hiçbir şey hatırlamayanlar ve hiçbir şeyi hayal etmeyi bilmeyenler zamanı ölçebilirdi” Carlos Fuentes’e göre. Zaman harlanan fırın için anlamsız bir detay neticede. Kötülüğün zamanı mı olurmuş! Kötülüğün sadece bir şeyi vardır bu hayatta, yatağı. Yattığı yer. Uyurken büyüdüğü yer. Sersem sepelek yürürken bir zehirli sarmaşık gibi bize dolandığı yer...
Kötülük nerede mi yatıyordu? Sessizliğimizde. Uzun bir karanlık olarak öylece duruyor hep aramızda. Bizi biçimlendiren ötekinin karanlığıdır bu. Bu karanlık evin anahtarı gibi, hep iyi saklanacak ve yeri asla unutulmayacak olmalı öğretildiğine göre. Birbirimize bakmayı daha uzak yerlerde unutmuş, yerini yurdunu da anımsamıyoruz. Ama kötülüğün anahtarını nerede sakladığımızı ve ne zaman hangi kapıyı açması gerektiğini hep hatırlıyor, çocuklarımıza da bir kutsal sır tadında aktarıyoruz. Çocuklarımız nefret ederek büyüyor, öyle olması lazım, kutsal bir emanetin yerini göstereceğiz, o da çocuğuna, çocuğu da çocuğuna... Toplumsal birleşme “kutsal titreme” sayesinde olur.
Saime Turgut’un “Ebedi Kutsal Ezeli Kurban” kitabında durum tanımlanmış:
“Yükselen sosyal gerilim kurban edimleri sayesinde öldürme ve kan dökmeyle düşer. Birleşmenin gücü artırılmak istendikçe, ayinlerin vahşet gücü artar. Dökülen kanın etrafında sosyal ittifak oluşur.”
Bu karşı ittifakın tam karşısında “iyi”yi, “daha iyi”yi temsil eden bir ittifak ya hiç oluşmuyor, ya da oluşanların hep “ama”sı var, o kutsal titreme”ye göndermede bulunan. Bir insanın değişimi, dökülen kanla beslenir. Başka türlü değişim imkansız... Örnekler sayfalarda gani gani dökülüyor tepemize kül niyetine...
Yoksa 37 yıl önce Çorum’da bir fırında yakılan dede Veli Solmaz ile Ahmet Doğan’dan Cizre’ye, Sur’a geçiş bu kadar büyük ikna olmuşlukla gerçekleştirilmezdi. Bu büyük kabulün arkasında “kutsal titreme” olduğu kadar, iyiliğin var olma haline düşülen “öteki”nin şerhi de var. Öteki iyi olsa bile...
Van Erdiş’te Hediye Ataman evinde askerler tarafından diri diri yakıldı. Çok değil, geçen sene... 16 Kasım’da yaktılar Hediye’yi evinde. 13 Kasım’da ise yine Van’da bir başka evde 3 kadın yakılarak öldürülmüştü, bir yere hep not edelim diye.
Hediye’nin 37 yaşındaki varlık hali alevlerle birlikte yok edildi. Onun bir ev kadını ya da bir “terörist” olma hali birbirinin aynıydı: Kürt! İki halin tek sokağı ağzındaki dildi: Kürtçe! Bir kutsal nefretin soydan soya aktarılmasına bu topraklardan beslenen tek gerekçe...
Şimdi...
Sur yıkılıyor, platform kuruluyor, ışık söndürelim, slogan atalım, İstanbul’dan Sur’a 21’de ışık açmaca-kapatmaca ile cevap olalım, deniyor. Hah, diyorum ben de. Karanlığın fırınlarına yarı açık gözlerle odun taşınmasın diyorsanız, daha fazla Sur olmak gerekiyor bence... Gerisi fırına odun taşıma gayreti sadece.