7 Haziran’dan sonra bambaşka bir formla tekrar arz-ı endam eden devlet şiddeti için çeşitli tanımlar ve kıyaslar yapıldı, yapılıyor. Yargısız infazların, işkencelerin bu kadar alenen teşhirini, iktidar yanlıları tarafından destek bulmasını Hannah Arnedt’in „Kötülüğün Sıradanlığı“ kitabıyla karşılaştıranlar da oldu; devletin içinde bulunduğu yönetim krizini aşabilmesi için Kürt şehirlerini bombalamasını, seçilmişleri derdest etmesini, belediyelere AKP’ye yakın isimlerin kayyum olarak atamasını Nazi yöntemleriyle kıyaslayanlar da. Karşılaştırma yönleri ve somut verilerin benzerliği zaten bu tür analizlerin yapılmasını elzem kılıyordu, eyvallah. Peki bu analizleri işlevselliğe nasıl evriltmeli?

İlk başlarda karşı çıksa, kendisine diktatör diyenlere sert tepkiler gösterse de sonunda diktatörlüğün alamet-i farikasının cezp ediciliğine kapılan Erdoğan, “Bana diktatör diyorlar, evet ben bir diktatörüm” deyiverdi. Sonrasında ifadesinin sarkastikliğini türlü laf oyunlarıyla yumuşatmaya çalışsa da Erdoğan’ın bu sözleri kendisine yakın medya organları tarafından olduğu gibi tedavüle sokuldu, manşetlere çekildi.

Erdoğan yönetimi, bir yıl gibi kısa bir sürede en temel insan haklarını ve hukuk kuralını hiçe sayan binlerce uygulamaya imza attı. İfade edilmesinin bile siyaseten riskli olduğu konuları en ağır biçimleriyle uyguladı. Vaat verirken oy aldı; vaadinin tam tersini uygularken alkışlandı. Suriye, Irak, Sudan, Somali, Filistin ve savaş yaşanan birçok ülke için itirazlarını sıraladı; kendi yürüttüğü savaşa itiraz edenlere savaş açtı. Öyle ki tutarsızlığı ülke siyasetinin tutar tek politikası haline geldi.

Zamanın İran Şahı, Rıza Pehlevi’ye danışmanları “İyi bir beyninin olduğunu göstermen gerekiyor; olmadı pazularını gösterirsin” demişlerdi. Erdoğan 7 Haziran’dan sonra ikincisini yapmak zorunda kaldı. Pazularını gösterdi. Çocukları öldürülen, evleri, mahalleleri yıkılan insanların tepki gösterememesini ise politikasının tuttuğunun sağlaması olarak sundu: Pazularının, gücünün karşısında kitleler nasıl da hareketsiz, öylece kalakalmıştı!

Erdoğan yönetiminin OHAL’le birlikte kurumsallaştırdığı, işkence görüntüleriyle, gün aşırı yaptığı tehdit konuşmalarıyla beslediği atmosfer kitlelerin sadece korkmasını amaçlamıyor. Ola ki korkularını yenerlerse karşılarına ne kadar muazzam, ne kadar acımasız bir gücün dikileceğini de imliyor. Kendisine biat etmeyeceklere vereceği cezayı en üst sınırdan muştuluyor: vatandaşlıktan çıkarma, aylarca sürecek gözaltı ve gerekirse idam. Kendisine yakın kanallar, hemen her gün yaptığı aynı konuşmanın aynı şoku göstermesi için didiniyor. Yaratacağını vaat ettiği Yeni Türkiye’si, o şokların yarattığı gerilimin bir an olsun durmasını bile kaldıramıyor.

O şok Türkiye’nin batısı için yeni sayılabilir, ne yazık ki Kürdistan için değil. Türkiye’nin batısı için yeni olduğu için işlevsel; Kürdistan’da yıkıcılığı el yükselttiği için... Dolayısıyla baş edilmesi gereken kitlelerin hareketsizliği değil; hareketi imkansız kılan o şok. Bu noktada teşhir edilmesi gereken yıkıcılığın güncelliği değil, sürekliliği. İktidarın baskısı sıradan hale gelmişse direniş de sıradanlaşmalı. Acımasız bir iktidarı sürekli, bir canavar olarak tasvir etmek, zaten bunu amaçlayan gücün baş edilemezliğini de imler. Hedef ne kadar büyük tutulursa, karşı koyma araçlarının da o kadar büyük olması gerektiğini hatırlatmak elinde hiçbir araç bulunmayan insanların öylece kalakalmalarına neden olur. Karşısındaki gücün büyüklüğü karşısında pause tuşuna basılmış video gibi donan ruh halini tekrar aktive etmek, şimdilik küçük tuşların işi; bilgisayarı kapatıp yeniden açmaya ne hâcet?.. Küçük tuşların işlevselliğine haftaya devam edeceğiz…