
Kapitalist sistem, yaşadığı tüm krizlere rağmen hem uluslar üstü bazda hem de tek tek ulus devletler bazında ayakta kalmaya, kendini yenilemeye ve gün geçtikçe bir önceki günden daha arsızca doymak bilmeyen bir sömürü çarkını yürütmeye devam ediyor. Tüm insanlar, tüm insanlık adeta bu durum bir mukadderatmışçasına herhangi bir karşı koyuş gerçekleştirmeden durumu içselleştirmeye ve bu yeni şartlara göre yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Bu durumu kabullenmeyen, buna itiraz eden kimi karşı koyuşlar tüm insanların gözü önünde, tüm insanların sessizliği, eylemsizliği, susmuşluğu eşliğinde anında bastırılıyor, mevcut yürürlükteki burjuva yasalar bile hiçe sayılarak tüm insanlara ibret olacak şekilde cezalandırılıyor.
Herkesin şimdisini, geleceğini, yaşamının en küçük hücrelerine kadar ilgilendiren bu hak arayışlarına bırakalım kitlesel olarak destek olmayı, hak arayışı içine girenleri bozgunculukla suçlamak, onların direnişi yüzünden sermaye sınıfının, iktidarın daha fazla öfkesinin celp edileceği, ellerindeki son lokmanın da kaybedileceği kaygısı geniş yığınların davranış şekli olarak karşımıza çıkmaktadır. İçinden geçtiğimiz dönem 12 Eylül döneminde Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananlara çok benziyor. Diyarbakır Cezaevi'nde tam bir Nazi toplama kampı vahşeti yaşatılırken, bu uygulamalara karşı insanlık onurunu korumak için direnenler üzerinde her gün vahşetin dozu gittikçe artırılırken, direnmeyenlerin en büyük korkusu direnenler yüzünden cezaevi idaresinin hışmının daha da artacağı idi. Oysa süreç gösterdi ki, direnmeyen geniş yığınların gördüğü işkencenin az oluşu, bir avuç insanın direnişi sayesindeydi.
Direnişin kötü bir şey olduğunu göstermek için direnenlere amansızca yüklenilirken, direnmeyenlere de direnmediklerinde, onursuz dayatmaları kabul ettiklerinde rahat yaşayacakları mesajı veriliyordu. Rahatlık denen şey de öyle insan haklarına saygılı, dayağın işkencenin, olmadığı, sağlıklı cezaevi koşullarının olduğu bir durum değildi. Direnmedikleri için daha az dayak yiyorlardı, az da olsa karınlarını doyurma şansları oluyordu o kadar. Sonra direnenler, direnmeye ara verince, direnenlere yaşatılan vahşetin bin katı direnmeyenlere de yaşatılmaya başlandı.
Televizyonlarda her gün çocukların öldürülmesi ve istismar edilmelerine dair, anne babasına eziyet eden insanlara, kadınlara tecavüz edip öldüren erkeklere ve bilumum insan kötülüklerine dair bu kadar çok haberin yapılması bir merkezden çıkmış planlı programlı bir toplum mühendisliği uygulamasıdır. Toplumsal dayanışma ve güven dinamiklerini parçalamak; herkese yapayalnız olduğu ve kendisinden başkasına güvenemeyeceği hissini yaratmak ve tek kurtarıcı olarak da devleti göstermek amacına hizmet eden bu toplum mühendisliğinin oldukça başarılı olduğunu her geçen gün daha da yakıcı bir şekilde görmek mümkün. Kötülük bir salgın hastalık gibi yaygınlaştırılıyor, sıradanlaştırılıp kanıksatılıyor. Kötülüğün çoğaldığı bir toplum, iktidar için iktidarını yeniden üretme ve meşrulaştırma şansı yaratır. O yüzden bir topumda eğer kötülük olağanın dışında artmaya başlamışsa bu durum iktidarın bir derin kriz yaşadığını ve bu krizi yönetmek için kötülüğün devlet eliyle kontrollü bir şekilde arttırıldığını göstermektedir.
Kötülük kadar iyilik de bulaşıcıdır. Kapitalizme, devlete, iktidara direnmenin en etkili yolu iyiliği çoğaltmaktır. Sokaktaki bir kediye su ve yemek vermek, komşumuza selam vermek, yaşlı bir kadını karşıdan karşıya geçirmek, dünün toplumsal yapısının sıradan iyilikleri iken bugün toplumsallığın yitirilmemesi için bunlar son derece değerli. Evimizde, sokağımızda, şehrimizde iyiliği ve dayanışmayı çoğaltmakla baş edebiliriz kapitalist uygarlığın kötülükleriyle.