Bu hayat, bir üniversite ise eğer, profesyonel iyimserlik mezun ediyor sadece. Ve sınıfta kalanlar haliyle hep kötümser. İçinde umut kırıntısı taşımayan, yarına dair tüm hayalleri tedavülden kalkmış/ kaldırılmış. Çokça cümle içine alınan “örgütlü kötümserlik” ağına takılmış, gidiyoruz.

Bir örnekle açayım durumu.

Birbirine hem çok benzeyen hem de benzemezleri bol iki örnek. Her ikisinin de anahtar kelimesi iktidar. Her ikisi de taraflarının büyük yalnızlığının, ifadesizliğinin yalın hali.

Türkiye’nin önemli fotoğrafçılarından Ara Güler üzerinden yürütülen tartışmanın vardığı yer şimdi bir dipsiz kuyu. O öldü, biz onun fotoğraflarına bakmaya devam edeceğiz, o fotoğraflara attığımız her bakış, bulmaya çabaladığımız her detay bize daha fazla Ara Güler’i düşündürecek.

Erdoğan’ın ve politikalarının hayranı olabilir; onu beğenebilir, takdir edebilir. Onun sofrasında yine kendisi olarak durmayı becerebilir, kişisel tercihi. Onun despotik tavrının bir ülkeyi topyekün sefalete, ölüme sürüklediğini görmezden gelerek yapılan konumlanışı eleştirmek için ölmesi ya da yaşıyor olması arasında da uçurum fark yok. Sadeleştirilen, tüm güzel özelliklerden yalıtılarak indirgenen bir kişisel tarihin cenazesi kaldırıldı aramızdan. Onu bize yakın tüm belirleyici değerlerden afaroz ederek, haniyse sokağımızdan kovarak  nefes alanımızı açmış olabiliriz. O kadar. O nefes ciğerleri tümüyle dolu olan bizleri ne kadar yaşatır? Evet, biz kırıldık, o ise öldü. Biz hatırlamak üzere notlarımızı aldık, onun hiç de umurunda olmadı. "Herkese kafa tuttuğu”nu düşündüğü için Erdoğan’dan hoşlanan Güler, herkesin sevdiği insan olmaktan çabucak çıkıverdi. Canı yanan insanların içinde kabaran tiksintiyi anlamak mümkün. Belki eleştiri dilini alt seviyelere indirmemek, kitabı sert bir şekilde kapatarak daha net mesaj verilebilirdi...

Ve diğer konu…

Sosyal medyanın bize çarptığı kadar çarpıp dağıtıyoruz ortalığı, ama niye? Gazeteci olduğunu söyleyen ve yazar olduğunu iddia edenlerin izlendiği bir yerde yaratılan bu onay sessizliği de ayrıca utanç verici...

Akıl almaz bir nefretin odağındayız ama kendi içimizde küçük nefret dağları yaratıp kendi nefretimize tapınmaktayız...

Büyük çaresizlik bu... Tedavisi olmayan bir hastalık hali... Bizi ezmek isteyenlerin kullandığı argümanları ezberliyor ve kendimizi imhada kullanıyoruz.

Yüksek sesle dur demek, itiraz etmek ve kınamak zorundayız. Üzgünlüğümüzü beslemesin bu haller. Her şey olup bittikten sonra dönüp yine birbirimize bakacağımız, eğilip birbirimizin yaralarını saracağımız bir yerdeyiz. Örgütlü kötümserlik kadar profesyonel iyimserliğin açtığı kuyudan insan olarak çıkmamız gerekiyor.

Lütfen...