Taraf gazetesinden Bahar Kılıçgedik’in yazdığına göre, yukardaki cümleleri, “faili meçhul cinayetleri” soruşturan Diyarbakır savcısı Osman Coşkun’a ifade veren, o dönem askeri taburda görevli, ancak hem kendi ve hem de ailesinin can güvenliği için, adının saklı kalmasını istemeyen eski bir asker söylüyor.
Aynı eski asker, Lice’yi yakıp yıktıktan sonra, Kürtçe bilen askerlerin, yerli kıyafeti giydirilerek, yabancı gazetecilerin karşısına çıkarıldığını ve “Lice’yi PKK yaktı” dedirtildiğini de açıklıyordu.
Aşağıdaki cümleler ise 1993 yılında, Kulp’ta 11 köylü ile birlikte kurşuna dizilen, ama aldığı 9 kurşun yarasına rağmen yaşamayı başaran, Bingöl’ün Genç İlçesine bağlı Gediktepe Köyünden Abdullah Ayaz’ın Radikal gazetesinde yayımlanan anlatımlarıdır:
“Bize ‘Arkanızı dönün’ diye bağırdılar. Arkamızı döndük. Yan yana dizildik. O zaman keleşle taradılar bizi.”
Abdullah Ayaz, yaralı kurtulmanın sonrasında bir bebeğin katline tanıklık ettiğini söyleyerek devam ediyor:
“Saatlerce saklanarak yürüdüm. Köye ulaşıp, haber vereyim dedim. Köyümüzün mezrasına geldiğimde (...) saklandım ve uzaktan izledim. Mezrayı Barut Taburu bastı. Tüm evleri boşalttı. Kimse eşyasını alamıyordu. Karşısında saklandığım eve 30 yaşlarındaki Kıyamet Tuğa girdi, bir iki parça eşya almak istedi herhalde. Askerler, kızla birlikte evi ateşe verdi. Kız sağırdı zaten. Dışarı çıkarmadılar. Evle birlikte diri diri yandı. Köyün üzerine bir sürü helikopter geldi. 20 mezra ateş içindeydi.”
Ayaz, “bizi PKK kurşuna dizdi” ifadesine karşılık yaşama hakkını satın alıyordu.
Bu aktardıklarımız, diyalektiğin, “yer yüzünde tek değişmeyen, değişimdir” temel kanununu teğet geçmiş, insan oğlu evriminden habersiz yaşamış ruh halinin, geçtiği topraklarda bıraktığı izdir. Ne diyeyim ben, savaş adı altında ağzı dili olmayan taş duvarlara, sivil, savunmasız insanlara karşı, Moğol ruhunu dolaştırdılar.
Barış içinde, bir arada yaşamayı bilmeyenler, savaşı da böyle kirlettiler. Ahmet Altan’ın bir romanında “şövalye ruhlu olması gereken” subaylar yer yüzünün utancı olarak, karşımıza katil olarak çıktılar. Köy yakma taburlarıyla, utancın evrensel tarihine geçtiler.
Radikal gazetesinden Ali Topuz, dün eski askerin itirafları üzerine yazdığı, “köy yakma taburları” başlıklı yazısında, “Herkes bir şekilde suç ortağı olmadan, bir evde yapılan orada kalamaz” diyor ve kolektif suç ortaklığını şöyle anlatıyordu:
“On binlerce Kürt Türkiye’nin dört bir tarafına göç ettiğinde komşuları onların neden evlerini bırakıp kendi yaşadıkları yerlere geldiklerini sormadı. Güneydoğu’da askerliklerini yapıp dönenlerin anlattıkları, yanlarında getirdikleri kesilmiş kulaklar; seslerine, yüzlerine sinmiş korkunç şeyler görmüş insanların tınıları, ifadeleri, duymazdan ve görmezden gelindi hep. Binlerce Kürt köyü yakılırken medya sağır bir duvar gibi yükselip olanların üzerini örtüyordu. Yargı mağdurları duymuyor, failleri görmezden geliyordu.”
Devletin dayanması gereken hukuk, Kürtler söz konusu ise ta başından beri yoktu. Çetecilik günlük kanundu. Bu ruh haliyle, gelen, gidenin dehşet mirasçısı oldu. Birbirinin suçunu arkalamayı “devlet geleneği” saydılar.
1925-1940 arasındaki kırım ve yangınların, hiç bir kanunu yoktu. Yalan üzerine kondurulmuş emirler temel kanundu.
1980’lerin sonunda, kanunsuz devletin kanlı ruhu yeniden hortlatıldı. Şimdilerde pek insani (demokrat) gösterilmeye çalışılan Turgut Özal ve Generalleri baş amirdi. Sonra Süleyman Demirel, suç imparatorluğuna ekip başı oldu. Yedeğinde Tansu Çiller-SHP (CHP) ittifakı, sonra Mesut Yılmaz ve bugünkü AKP’nin atası, doğuran anası Necmettin Erbakan ile kumpanyası...
Kararlar, Cumhurbaşkanının başkanlığındaki Milli Güvenlik Kurulu’nda alınıyor, sonra cellatlar, tetikçi, kibritçi taburlara emir tebliğ ediliyordu.
“İnsanlık da bizde” gösterilerine çıktıkları zaman da, “Türk’e Türk propagandası” olarak, suçlarının tabelasını, cevap verme, kendini anlatma imkanı olmayan PKK’nin boynuna asıyorlardı. Katlettikleri, bebeklerin fotoğraflarını poster yayıp, “PKK yaptı”nın delili olarak dünyaya yayıyorlardı. Abdullah Ayaz’ın anlattığı yalanlar dolambacında, PKK Kürtleri katleden, köyleri, şehirleri yakandı.
Gerçi Hitler rejimi, bunlar gibi Yahudi köylerini, kasabalarını ateşe vermedi, Şırnak, Lice benzeri şehirlerini topa tutmadı, ama eserlerini Yahudilere yamamadı. Daha mertçe mi durdu desek, dehşetinin üstüne “Yahudiler yaptı” yalanını asmadı.
Bunların dilinde, Abdullah Öcalan, hala “Kürt bebeklerinin katili”dir.
Ordu mensuplarının zırhlı araç, uçak ve helikopterlerle uyuşturucu naklettiği parlamento komisyonunda havada uçuştu. Fakat, o pis, zehirli nakliyat, hala PKK’ye aittir.
AKP, iktidarı korku imparatorluğunu devir ve teslim aldığında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarıyla haydutluğun mızrağı, çoktan çuvalı delmiş, yalanlar kapatamaz olmuş, çetecilik, Öcalan yakalandıktan sonra askıya alınmıştı.
AKP, “kendine yakışan medeniyetiyle”, dünün devamı, ama gördükleri kursla talimli çürütmecilerdi. Diyarbakır sokaklarını kanla suladıktan sonra, toplama kampları, üstü örtülen cinayetler dönemini başladı. 12 yaşındaki Uğur Kaymaz teröristti. Ceylan Önkol, meçhulden gelen roketle parçalanmış, Roboskî’nin katilleri bilinmezdi. Ama katliamla, devam ettirler, Türk devletinin yok edici geleneğini.
Kürt soykırımı (tek köyü yakmak da soykırımdır) eski asker itiraflarıyla, tükrük olup yüzlerine yapışa dursun, yalanı, kanda banyo yapmayı insaniyet sananlar, sonunda, “Allahuekber” naralarıyla insan kesen, küçük çocuklara, kadınlara tecavüz eden El Kaide ile iş birliği durağına vardı. Dünya medyası öyle yazıyor, ey utanç...
‘Köy yakma taburları’
“Bizim taburumuza verilen görev köyleri yakmaktı. Orada kaldığımız süre içerisinde Hazro, Lice, Hani ve Kulp ilçelerine bağlı 30 köyü yaktık. Köylere girince komutanlarımız askerleri ikişer, üçer kişi olarak evleri yakmakla görevlendiriyordu. Evlere girip, çıkın yakacağız‚ diyorduk.”