Bir Bilge, “Maddenin amacı anlamlaşmak, anlamın amacı maddeyi aşmaktır” der. Buradan da anlaşıldığı gibi maddenin kendisi, bir paylaşım içerisine girerek anlam kazanıyor. Yani düşünce, maddeye anlam katıyor. Maddenin kendisi tek başına da bir varoluştur ama öz anlamını düşünce ile paylaşarak buluyor. Yani ölçü kazanan madde anlamlaşıyor, bu vesile ile anlam maddeyi aşıyor. 

Onun için evrenin kendisi bile ortak bir oluşum sonucudur. Tatlı su ve tuzlu su ile buluşan tek hücreli canlılar örtü böcek, bitki ve insan, insanlığın devamı için de bir paylaşıma ihtiyaç vardır. Erkek ve kadın kromozomlarından hayat bulan başka bir insan, yani yaşamın diğer bir adı paylaşımdır. Kısacası evrendeki bütün varoluşlar bir paylaşım sonucudur. Yani evrenin kendisi bir komünal varoluştur. 

İnsan da toplumsallaşarak anlamlaşmak, yaşamına anlam katarak anlamlı bir yaşamın sahibi olmuştur. İnsanın anlam dünyası toplumsallaşma süreci ile gelişmiş bu süreç gelişip ilerledikçe de anlam dünyası kendini geliştirip derinleştirerek, büyütmüştür. En temel insanlık değerlerinin başında gelen sevgi, saygı, hoşgörü, empati ve paylaşım gibi her türlü ortak yaşama duyguları bu toplumsallaşma süreci ile oluşmuş, ortaya çıkmıştır. Toplumsal tarih incelendiğinde rahatlıkla görülecektir ki, insan komünal yaşamını geliştirdikçe anlamlaşıyor, yaşamına anlam katıyor. 

Komün, insanlık tarihinde çok önemli bir yer tutmaktadır. Bu ortak değer, taşra kapital sermaye sisteminin oluşmasıyla çok büyük bir darbe almıştır. Kentler ve site devletleri taşra kapitalizminin birer yayılma aracı olmuştur. Bunun yanında, kent ve site sermaye piyasasından uzak duran köyler ise öteden beri yaşamaktan oldukları kısmi komünal yaşam kalıntıları ile var olmaktadırlar. 

Günümüz toplumunda bu komünal yönler biraz dumura uğramışsa da, kırsal kesimlere inildiğinde kısmı yönlerle varlığını sürdürdüğü görülecektir ve komünal yaşamın şifreleri belirgin bir şekilde göze çarpacaktır. Bunun ekonomik olarak getiri veya götürüsünü fazla veya az olması bunu anlam yitimine uğratmaz. Önemli olan bu kültürün yaşatılması ve ayakta tutulmasıdır. Buradan anlaşılması gereken şey, nicel zenginlik değil, nitel ve kültürel sürdürülebilirliktir. Bu anlamda, zayıf da olsa Kürtler de bu kültürü korumuştur. 

Hatta köylerde ekinlerin ekilmesi ve biçilmesi kimi yerlerde halen ortak yapılmaktadır. Bu yönü ile köy yaşamı kısmı de olsa komünal öz değerlerini yaşatmaktadır. Bugün bu yöntem Rojava’da uygulanmaktadır. Bu çerçevede köy yaşamını ele aldığımız zaman komünal yaşamın şifrelerini görürüz. Örneğin köy evlerinin birbirilerine yaslanmış hali adeta komünal yaşamın kalıntılarını anımsatır bize. 

Köylülerin kendi aralarında belirledikleri bir evde her akşam toplanıp sorun ve sıkıntılarını derinlemesine tartışması komünalitenin birer göstergesidir. Evi yanan, iflas eden kimselere kendi aralarında oluşturdukları fonla yardım etmeleri komünalitenin birer kalıntılarıdır. Ama kapitalist sistemin Kürdistan’a girmesiyle birlikte birbirilerinin sırtını dayayan komünal evler yerine, birbirinden toprak parçası kapma derdine düşen bir toplum olmuşmaya başladı. 

Bunun sonucu olarak büyük kavgalar gelişti, bu kavgalar “kan davalarına” dönüştü. Kan davaları aşiret kavgalarına dönüştü. Bu kavgada daha güçlü olmaya çalışan aileler, koruculuğu seçerek devleti de arkalarına alarak büyük katliamlar gerçekleştirdi. Yakın tarihteki Mardin Bilge köyü katliamı, bu katliamlardan sadece bir tanesidir. Birbirileri ile ortaklaşma yerine birbirinin kuyusunu kazan, sorunlara cevap olma yerine, komşu komşusu ile yaşayamaz bir hale geldi. Hobbes’un deyimiyle, “İnsan insanın kurdu” oldu.

Sonuç olarak, insan denen varlık sosyal bir oluşumdur. Ancak paylaşarak ve ortaklaşarak kendini var edebilir. Bu yönüyle köy halkları hiç zaman kaybetmeden öz değerleri olan komünal yaşama geri dönmeli, öze dönüşü süratle hayata geçirmelidir. 


Edirne F Tipi Cezaevi