1990 ve 2000’lerin adı sanı bilinmeyen küreselleşmecileri, ana-babadan kalma yerel organizasyonlarının ölçeğini küre çapında sapkın ticari imparatorluklar kuracak şekilde hızla büyüten kriminal unsurlardı. Sapkın küreselleşmenin simgesi olan bu unsurlar, günümüzün kriminal isyanının liderlerini teşkil etmektedir. Çoğu zaman toplumlarının dışlanmış veya alt sınıflarından çıksalar da, onları klasik sosyal devrimcilerden ayıran şey, kurumsallaşmış devlet iktidarını inşa etmek veya ele geçirmek yerine sırf kendi rantlarını korumayı amaçlamalarıdır.
NİLS GİLMAN *
Varsılerkçi isyanı motive eden süreçlerin birçoğu kriminal isyanın da altında yatmakta; ekonomik akışların küreselleşmesi, büyüyen eşitsizlik ve devletin kamusal mal ve hizmet tedarikindeki çöküş. Buna varsılerkçi ve kriminal kollardan yürüyen bu çifte isyan dememizin bir sebebi bu, ikisi de önkoşullardaki aynı kaymadan kaynaklanmakta. İkinci sebep ise bu ikisinin işbirliği içinde, biri diğerini güçlendiren süreçler olması.
Latin Amerika’dan Afrika’ya ve eski Doğu Bloku ülkelerine kadar, 1980 ve 1990’ların yapısal uyum ve şok terapisi programları devletin içinin oyulmasına sebep oldu: “Ayar verilmiş” devletlerin fiziksel binaları ve kurumları yerinde duruyor olabilir ama bunların erek ve yetkileri adeta büzüştü. Bu ülkelerdeki devletler, gıda sübvansiyonlarından yakıta ve kamusal sağlık hizmeti ve emeklilik gibi daha geniş sosyal hizmetlere kadar, sosyal hizmet harcamalarında dramatik kesintiler yaptılar. Devlet mülkiyetindeki sanayiler ya kapatıldı ya da özelleştirildi ve ücretler ve istihdam ağır şekilde düştü. Yani devlet, ilerlemenin garantörü olduğu şeklindeki popüler beklentinin çökmesine neden olacak şekilde, yurttaşlarına insan onuruna yakışır bir yaşam sunma kapasitesini tırpanladı.
Öte yandan, bu ülkelerin ekonomileri çok hızlı bir şekilde sınır aşan finansal ve ticari akışlara açıldı. Bu bileşim hem girişimci bireylerin yeni yollardan para kazanması için bir fırsat hem de, birçokları için, ayakta kalabilmek için bunu yapma zorunluluğu yarattı. Bu etkiler sadece bir yan ürün değil, aslında yapısal uyum ve şok tedavisi programlarının açık hedefleriydiler: Ekonomide devlet müdahalesinin bitirilmesi ve ekonominin dışa açılması, girişimci enerjinin serbest bırakılması anlamına geliyordu ve bu gerçekten de oldu.
Sapkın küreselleşme
Yazık ki Doğu Bloğunun ve Küresel Güney’in daha önceki kapalı ekonomilerinin şok tedavileri üzerinden küreselleşmesinde talihsiz bir hata olduğu ortaya çıktı. Thomas Friedman gibilerince kutlanan ana akım küreselleşme manşetleri kaplarken, narkotik, göç, yabanıl hayatın talanı ve tarihi eser kaçakçılığı gibi alanlarda paralel şekilde gelişen “sapkın” bir küreselleşme, bunların kökleşmesine yetecek kadar uzun süre gözardı edilip kendi haline bırakıldı. Komünizm ve kalkınmacılık sonrası devletin zayıflığı bu ülkelerdeki ana akım işletmeler ve içten içe çöken orta sınıflar için ciddi bir sorun teşkil etmesine rağmen, gayrimeşru ticaret için avantajlar sunuyordu. Varsılerkçiler küresel ekonomiye entegrasyonun sağladığı meşru fırsatları servete dönüştürürken, ahlaki veya ihtiyati sebeplerle yasadışı mal ve hizmetlerle uğraşmaktan çoğunlukla kaçındılar. Bunun aksine, sapkın girişimciler, dünyanın farklı yargı yetkisi alanları arasındaki ahlaki ve yasal farkları istismar etmenin muazzam iş fırsatları sunduğunu fark ettiler. Başka başka devletlerin kapasiteleri farklı hızlarda büzüşürken ortaya sürekli yeni fırsatlar çıkıyordu. Dolayısıyla, 1990 ve 2000’lerin adı sanı bilinmeyen küreselleşmecileri, ana-babadan kalma yerel organizasyonlarının ölçeğini küre çapında sapkın ticari imparatorluklar kuracak şekilde hızla büyüten kriminal unsurlardı.
Sapkın küreselleşmenin simgesi olan bu unsurlar, günümüzün kriminal isyanının liderlerini teşkil etmektedir. Çoğu zaman toplumlarının dışlanmış veya alt sınıflarından çıksalar da, onları klasik sosyal devrimcilerden ayıran şey, kurumsallaşmış devlet iktidarını inşa etmek veya ele geçirmek yerine, (kontrol ettikleri- genellikle sapkın-çeşitli pazarlardaki) sırf kendi rantlarını korumayı amaçlamalarıdır. Brezilya’daki “First Command of the Capital,” İtalya’daki “’Ndrangheta” veya Meksika’daki “Zetas” örgütlerinin devleti ele geçirmek gibi bir niyetleri yoktur. Bunun yerine, tıpkı varsılerkçi isyancılar gibi, bir yandan, artık ne kadarı kaldıysa sosyal hizmetleri sağlamak için devlete dayanırken, diğer yandan özel bir ekonomik özerklik bölgesi kurmalarına izin verecek şekilde, devleti seçici biçimde zayıflatmayı amaçlıyorlar. Bu aktörler devletin zayıf olduğu ortamlarda (bu zayıflığı daha da pekiştirmeye çalışarak) beslenip büyüyorlar ve faaliyetleri de sonuç olarak dönüp gene bu zayıflığı arttırıyor.
Bu gözlem, yoksulluğun, güvencesizliğin ve devlet kırılganlığının dünya ekonomisi ile sağlam şekilde entegre olmamaktan kaynaklandığını iddia eden, küreselleşmenin liberal destekçilerinin hatasını anlamamıza imkân verir. Aslında, paradigmasal olarak “başarısız” devletler bile—Kongo, Somali ve Afganistan gibi—küresel ekonomiye derin şekilde entegre olmuşlardır; ancak onun formel ve yasal kısımları yerine, esas bağları yasadışı değerli maden ticareti, korsan, küresel uyuşturucu ticareti vb. üzerindendir. Dolayısıyla kritik mesele dünya ekonomisi ile bağların sağlam olup olmaması değil, ne tür bağların olduğudur.
Sapkın küreselleşme belirli yerellerde kökleşirken, birçok başarılı hayvan ve bitki türünün bir doğal ekosistemi işgal ederken rakiplerini ekarte etme becerilerini geliştirecek şekilde yeniden şekillendirmelerine epey benzer şekilde, kısa süre içinde olumlu bir geribesleme döngüsü oluşturmaya başlar. Başlangıçta yalnızca yürüttükleri faaliyetler için müspet koşulların ortaya çıkmasına izin veren devlet zayıflığı biçimleri kısa süre içinde artık güç kazanmış olan kriminal asilerin süreklileştirip genişletmeye uğraştığı çok önemli varlıklar haline gelir. Ceplerini parayla doldurur, siyasileri satın alır ve bazen de bölge ele geçirirler; yolsuzluğu arttırırlar ve hukuk düzeninin altını oyarlar (daha düzinelercesi arasında Meksikalı uyuşturucu kartellerini veya Afrika’nın Sahel bölgesindeki kaçakçılık operasyonlarını düşünün). Küresel sistemin iyi işleyen devletlerini de sınırlarından girip çıkanı kontrol edebilmek için orantısız bir zaman, enerji ve dikkat harcamaya zorlarlar.
Şiddet tekeli
Kendi iş imparatorluklarını inşa ederek, sapkın küreselleşmeciler, sınırları içinde oldukları devletlerle, kendilerini fiilen siyasi aktörler haline getiren üç farklı yoldan, kaçınılmaz şekilde çatışma noktasına gelirler.
* Birincisi, öncelikle devletin zayıfladığı veya zayıflamakta olduğu yerlerde faaliyet yürüterek, küresel ekonominin çok büyük ve giderek büyüyen bir kısmını kontrol etmektedirler. ABD-Meksika sınırının her iki yanında uyuşturucu parasının alevlendirdiği yolsuzluk bunun örneğidir.
* İkincisi, birçok sapkın girişimci ciddi bir şiddet uygulama ve kontrol gücüne sahiptir -yasal alanın dışındaki sektörlerde çalışan ve iş sözleşmelerinden kaynaklanan anlaşmazlıkların çözümünde devlete başvuramayacak insanlar için bir “iş güvenliği” sorunu. Şiddetin bu şekilde kullanılması, onları sırf sapkın işadamlarından kriminal asilere dönüştürerek, sapkın girişimcileri devletin temel meşruiyet kaynaklarından biri, yani toplumsal olarak kabul görmüş şiddet tekeli ile çatışma içine sokar.
* Üçüncü olarak, bu kriminal isyancılar, bazı durumlarda adaleti, sağlık ve altyapı hizmetlerini kendileri sağlamaya başlarlar -yani tam da işlevsel devletlerin bir zamanlar kendi yurttaşlarına sağlaması gereken türde şeyler. (Ancak bunlar özel olarak sağlandığı için, sapkın girişimcilerin şahsi nüfuzu altındaki insanlar bunları “kamusal hizmet” olarak görmezler çünkü tüm yurttaşların eşitçe erişebileceği hizmetler değildirler.) Brezilya’nın cezaevlerinden yönetilen uyuşturucu çeteleri, Nijerya’daki Nijer Deltası Kurtuluş Hareketi, Meksika’daki Sinaloa Karteli ve daha birçoğu- hepsi de yalnızca kendi devletlerinin temel işlevlerini kimi alanlarda etkisiz kılma iradesi ve kapasitesi göstermiş olmakla kalmayıp, aynı zamanda yereldeki toplumsal tabanlarına sosyal hizmetler de sağlayan kriminal isyancılar.
Dolayısıyla kriminal isyan, sapkın küreselleşmenin ölçek arttırıp siyasi açıdan bilinçlendikçe aldığı biçimdir. Bir yandan, sektörler ne kadar sapkınlaşırsa (yasadışılaşırsa) sınırları içinde faaliyet yürüttükleri devletin siyasi meşruiyeti de o kadar zarar görüyor, dolayısıyla devletin, kriminal isyancıların bedavaya getirmek istediği altyapı ve hizmetleri sunma kapasitesinin altı oyuluyor. Öte yandan, kriminal isyancıların kontrolündeki yarı özerk bölgelerde yaşayan insanlar, yerel iktidarın ve otoritenin gerçek kaynağı olarak zayıflamış devleti değil, giderek artan şekilde isyancıları tanımaya başlıyor.
Elbette, alternatif yönetim işlevlerinin sapkın sağlayıcıları yerel paydaşların gözünde “meşrulaşsa” bile, bu tür bir yönetim genellikle kurumsal açıdan zayıftır, ne amaçları ne de yöntemleri bakımından şeffaftır. Bununla birlikte, bu gruplar bir zamanlardan devletten beklenen işlevleri devraldıkça, kendi paydaşları giderek artan şekilde artış zayıflamış olan formel devlet kurumlarından çıkarlarını kaybederler. Dolayısıyla, kriminal isyancılar kendi devletlerini öldürmek gibi bir şey arzulamasalar bile, devletin sonu felaket olacak bir şekilde içerden çöktüğü bir süreci hızlandırabilirler.
Mikro egemenlik bölgelerinin oluşumu
1990’larda moda olan bir ironi biçimi, yeni post-Marksist çağda, devletin (en azından ekonomiye müdahale eden devletin) yitmeye mahkûm olduğunu ilan etmekti. Gerçekte olansa çok daha sinsi bir şeydi: Sosyal modernist devletin kapasite ve meşruiyet anlamında çifte çöküşü, liberal demokratik kapitalizm lehine post-tarihsel evrensel konsensüs ütopyasını değil, varsılerkçi bir ayrılıkçılık ve sapkın küreselleşme biçiminde iki başlı bir canavar doğurdu. Hem varsılerkçi hem de kriminal isyancıların kolektif kurtuluş projeleri yerine arzu ettikleri şey, sosyal modernist devletin onlara dokunmadığı müddetçe yerinde kalması. Ne kriminal ne de varsılerkçi isyancılar devleti ele geçirmek isteyen siyasi aktörler klasik modernist anlamı ile devrimci değiller.
Gerçekten de, sosyal modernist devlet vaatlerini yerine getiremediği için, ulusal ölçekte bir kolektif toplumsal reform projesini amaç edinen bir devrim hoş görünmeye başladı. (Elbette devleti ele geçirme veya toplumsal reform projelerine doğru yönlendirme arayışındaki isyancılar hala varlar: Meksika’da Zapatistalar veya Hindistan’da Naxalit’ler gibi Marksist hareketler, Somali’deki El Şebap gibi İslamcı hareketler ve Filipinler’deki Moro ayaklanması. Ama bunların anakronik fenomenler oldukları iddia edilebilir.) Bugünün isyancıları giderek artan şekilde ne devleti ele geçirmeyi ne de ulusal çapta (veya uluslararası) toplumsal reformlar gerçekleştirme arayışındalar. Devlet organlarının doğrudan operasyonel ve ideolojik kontrolü için bir yarış şeklindeki Arendt’çi veya Burke’ci anlamıyla bir siyasi devrim de amaçlamıyorlar. Belirli bir siyasi rejime karşı daha iyi bir hükümet kurma amacıyla isyan etmek yerine, kişisel veya şirket olarak zenginleşmelerine imkân verecek özel özerklik bölgeleri elde etmek için kendi devletlerini zayıflatmayı amaçlıyorlar. Bu nedenle çok spesifik bir manada parazit durumundalar: Sosyal modernizmin kurumsal mirasını, kendi iş faaliyetleri üzerindeki maliyetlerden kaçınacak şekilde bedavaya getiriyorlar.
Her iki isyan cephesi de ulusal alanlarda tekdüze otorite ve haklar liberal idealinin sürekli değişen bir dizi filli ve hatta hukuki mikro egemenlikle yer değiştirmesini temsil ediyor. İktidarın kullanıldığı ve tüm sakinlerin haklardan tutarlı ve homojen şekilde yararlandığı tek bir ulusal alan yerine, çifte isyanın kartografyası, heterojen siyasi otoritenin çeşitlilik arz eden iç bölgelerinden ve standardize olmayan sosyal hizmet tedariki düzenlemelerinden oluşuyor.
Bu düzenlemelerin ortaya çıkması ile birlikte ulusal ve yerel otoriteler, yasalar karşısında liberal eşitlik mefhumunu aşamalı olarak gözden düşürerek, genel kurala bir defaya mahsusluk istisnaları yaygınlaştırıyorlar. Nasıl ki 1930’lar savaş ve barış arası koşulların çoğalmasına şahit olduysa, bugün de, polis, ordu ve özel güvenlik şirketleri arasındaki ayrım çizgilerinin bulanıklaşmasıyla sembolize olan, tam tekmil modern devlet ile düpedüz anarşi arasındaki çeşitli otorite biçimlerinin çoğalışına şahit oluyoruz. Kendi kendini güçlendiren bir süreç bu: İstisnai ve benzersiz mikro egemenliklerin yaygınlaşması, isyancıların yargısal arbitraja girebildiği kapsamı artırıyor ve diğer isyancılardan da kendi egemenlik istisnalarına yönelik taleplere kapı açıyor. Bu ikili isyan alanında, yurttaşlık artık herkes için tek bir haklar paketi liberal idealine işaret etmiyor; bunun yerine, bireylerin fiziksel ve toplumsal alanda nerede olduğuna bağlı olarak çok farklı anlamlara geliyor.
Varsılerkçi iç bölgelerde, otoritenin ve sadakatin kaynağı esas olarak para. Mekânsal bir perspektiften, varsılerkçi isyancılar, yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda eğitim, ulaşım, sağlık hizmetleri, alışveriş, yasaların uygulanması vb. de dahil olmak üzere, bir zamanlar kamusal sayılan malları özel olarak kontrol edebilecekleri özel otorite ve yasal özerklik bölgeleri yaratmak istiyorlar. Varsılerkçi mekânsal ayrışma ve ayrılıkçılığın pratikteki örnekleri sözde güvenlikli siteler. Bu mekanlar barınma amaçlı basit birer iç bölge olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyorlar: Giderek artan şekilde “vatandaşlarının” ihtiyaç duyduğu neredeyse her şeyi ihtiva eden tam hizmet işlemleri sunuyorlar. Sakinlerinin, böyle başka iç bölgelere seyahat etmek için sadece burayı terk etmesi gerekiyor.
Bu gibi mekanlardaki haklar, yurttaşlıktan ziyade dolar bazında işliyor. Buradaki gelecek vizyonu, Evan McKenzie’nin “privatopia”lar (özelleştirilmiş ütopya) olarak adlandırdığı şeyin küresel bir takım adası; özünde, böyle diğer mekanlarla havadan ve internet yoluyla bağlı olan, ayak takımının içten içe kaynayan distopik okyanusundan yüksek surlarla korunan güvenlikli siteler(7).
Bu fiziksel ayrım bölgelerine ek olarak, varsılerkçi isyancılar deniz aşırı vergi cennetleri ve emeği ve çevreyi korumaya yönelik yasaların yanı sıra tarifelerden de kaçınmalarını sağlayacak özel ekonomik bölgeler şeklinde yasal istisna bölgeleri de kuruyor veya kurmak istiyorlar. Varsılerkçi isyancılar, yerel makamlar onlara istedikleri istisnaları sağlamayı reddederse sermayelerini başka yerlere taşımakla tehdit ederek, yargı yetkisi alanları birbirine düşürmeyi de biliyorlar.
Kabile, mezhep, etnisite, şirket ve çeteler
Kriminal isyancıların iç bölgeleri daha güvencesiz. Varsılerkçi isyancıların yüksek duvarlar ve silahlı korumalar şeklinde istifade ettikleri görünür ayrımın aksine, sapkın küreselleşmecilerin özerk bölgeleri daha geçici ve kırılgan. Böyle özerk alanlar orman kanunlarının hüküm sürdüğü ve soyut anlamda sosyal modernist bir devletin otorite iddiasında bulunabileceği ancak aslında gerçek iktidarın savaş ağalarının, mafya babalarının veya diğer organize suç örgütlerinin elinde olduğu “girilmez bölgeler” şeklini alıyor. Bu bölgelerde otorite ve sadakat kaynakları ve zorun uygulanması “yeni kabilecilik” (esas sadakatin salt akrabalık bağlarına göre değil, şiddet kullanma konusunda uzmanlaşmış genç erkekler arasındaki yoğun ve ritüelleşmiş şahsi bağlantılara göre işlemesi anlamında “yeni”) olarak adlandırılabilecek bir şeye doğru evriliyor.
Kısacası, küreselleşme gerçekten de ulusal siyasi kurumların, dolayısıyla da ulusal kimliklerin ve bağlılıkların altını oyarken, ulusal olanın yerini alan şey, görünen o ki, “kozmopolitik” hayalpersetlerin uzundur arzu ettiği “küresel” siyasi kimlik değil, kabile, mezhep, etnisite, şirket ve çetelerden kök alan yerelleşmiş kimliklere bir geri dönüş(8). Bu geleceğin, Neal Stephenson’ın Snow Crash’i ile, Gene Rodenberry’nin Star Trek’indeki Federasyon ütopyasından daha fazla ortak özelliği var.
Hem varsılerkçi hem de kriminal isyancıların yüz yüze olduğu temel zorluk ise, peşinde oldukları siyasi hedefin istikrarlı yönetim dengeleri üretip üretemeyeceğinin belli olmaması. Bu konuda kuşkucu olmak için iki ayrı sebep var.
Öncelikle, egemen homojenliğinin parçalanması, bunlar arasında hareket eden insanların işlem maliyetlerini artırıyor; kişinin tam olarak hangi yönetim bölgesinde olduğunu belirlemek için sürekli zaman ve çaba harcamasına sebep oluyor. Hem varsılerkçi hem kriminal isyan alanları açısından aynı ölçü de geçerli bu: ilkinde bedel avukatlara, ikincisinde çetelere ödeniyor.
İkinci olarak, sürekli değişen manzara, arbitraj ve müşterilerin ve tetikçilerin diğer yönetim alanlarına kaçması için fırsatları çoğaltıyor. Bunun nihai kaybedenleri ise elbette orta sınıflar -okula giderek ve geleneksel orta sınıf işlere girerek “kurallara göre oynayan,” en temel erdemleri istikrar olan insanlar. Kriminal isyancı gibi davranacak gaddarlıktan veya varsılerkçi isyancı gibi davranacak özkaynaktan yoksun olan bu tür insanların, geniş bir yurttaş çoğunluğu için yüksek yaşam standardı sağlamak adına 20. yüzyıl boyunca inşa edilmiş olan kurumlar sürekli aşınırken seyretmekten başka yapabilecek bir şeyleri yok. Kolektif eylemin toplumsal zeminleri ufalanırken, orta sınıf bireyler giderek daha fazla bir tercih zorunluluğu ile yüz yüze kalabilir: Sosyal güvenliğin aşamalı olarak kaybını ve sosyal statülerini fiilen yitirmeyi kabul etmek ya da bu iki isyandan birine katılmak.
7McKenzie, Privatopia: Homeowner Associations and the Rise of Residential Private Government (Yale University Press, 2006).
8“Kozmopolitik” Pheng Cheah ve Bruce Robbins tarafından ortaya atılmış bir kavram; bkz. Pheng Cheah ve Bruce Robbins, eds., Cosmopolitics: Thinking and Feeling Beyond the Nation (University of Minnesota Press, 1998).
Yayınladığı yer: Cilt 9, Sayı 6 | Yayınlandığı tarih: 15 Haziran 2014
* Nils Gilman California, Berkeley Üniversitesi öğretim görevlisi.
Kaynak: The American İnterest
Çeviri: Serap Şen