Birinci ve İkinci Dünya savaşları ardından Ortadoğu’da şekillenen sistem bugüne kadar halklar açısından herhangi bir olumlu sonuç doğurmadığı gibi yarattığı despot yönetimler istikrarsızlık ve savaşların da kaynağı oldu. Toplumsallığın temellerinin atıldığı coğrafya türlü türlü projelerin üzerinde uygulandığı bir denek misali parçalandı, zenginliğin kaynağı tüm farklılıklar çatışma nedeni sayıldı. Etnik, dini, mezhebi çatışmalarla enerjisi tüketilen Ortadoğu kapitalist modernitenin, aile ve aşiret çıkarlarının kurbanı yapıldı.
Ulus devlet sistemine adapte olabilen tüm halk ve kesimler bu gerçekliğin faydalarına olduğu yanılsamasını maalesef halen aşabilmiş değil. Sınırları belirlenmiş bir coğrafyada ulusal varlığını garanti altına alma hissiyatının esasında toplumsal varlığına yönelen en ciddi tehdit olduğunu anlamadığı gibi bunu korumak uğruna yöneldiği tüm savaşların kültür ve kimliğini gün be gün tüketen bir virüs gibi bedeninde yerleştiğinde de ikna değil.
Toplumsallığı kimliği kılmış, tüm baskı, katliam ve asimilasyon çabalarına rağmen bu kimlikten vazgeçmeyen Kürtler dışında bu sisteme direnen de olmadı. Bu direniş, insanlığın öncülüğünü yapmış Ortadoğu’daki tüm halk kesimlerini, eşitlik, özgürlük ve demokrasi gibi tüm ortak insanlık değerlerini savunma adına yapılmış ve yapılıyor olmasına rağmen tersi bir algıyla düşman kılınmaya devam ediyor. Geçtiğim tüm yüz yıl boyunca başta Kürdistan’ı aralarında paylaşan statükocu devletler olmak üzere tüm ulus devlet sistemi taraftarları Kürtlerin bu direnişini kırabilmek için büyük çaba harcadı.
Neredeyse tüm enerjisini Kürtlerin statükosuz bırakılmasına harcayan, bölgenin istikrarsızlaşmasına neden olan güçler köklü değişimlerin yaşandığı coğrafyada halen aynı kodlarla siyaset yürütme peşinde. Yaşanan değişim sürecinin nedeni olan tekçi ulus devlet zihniyetini aşmak bir yana daha da derinleştirmek için faşizan yöntemlerle daha dar elbiseler hazırlama derdinde.
Kürtler pek tabii bu elbiseleri de kabul etmeyecek!
Tüm güçlerin bu dönemde zorla da olsa ortaklaştığı tek husus mevcut sistemin sürdürülemez olduğu gerçeği. Bu nedenle herkes kendi çıkarlarının devamını sağlayabileceği modellerle çözüm üretmeye çalışıyor. Fakat hiçbiri Kürtlerin öncülüğünü yaptığı Rojava devriminin sahip olduğu alternatifin gücüne yetişemiyor bile.
Bunun en somut örneği Suriye’deki savaş ve çatışmaların sonlandırılması ve yeni sistemin tartışılmasının hedeflendiği toplantıların akıbeti. Dördüncü Cenevre toplantısı, öncesinde Astana toplantısı, yine diğer bazı ülkelerde yürütülen tartışma ve toplantılar bırakın bir çözüm üretmeyi tarafları yan yana getirebilme yeteneğinden bile uzak.
Bu toplantıların sadece Suriye’yle sınırlı bir tartışma platformu olmadığı, yeni sistem arayışlarının, pazarlıklarının yapıldığı toplantılar olduğu herkesçe iyi biliniyor. Bu bilincin kendisi zaten sonuç alamamanın da nedeni.
Gerçek çözüm için dış müdahale ve çıkar pazarlıklarına kapalı, krizin nedeni olan zihniyeti aşan, çözüm aranan coğrafyadaki tüm kesimleri adil bir şekilde temsil eden bir tartışma platformu gerekiyor. Fakat mevcut pozisyonda bunun pek de mümkün olmadığı rahatlıkla görülebilir.
Bu nedenle Rojava ve Kuzey Suriye Federasyonunda yaşayan, mücadele eden kesimler de kendi ajandasına bağlı olarak inşa süreci üzerinde yoğunlaşmayı daha faydalı buluyor. Dış güçler ve istikrarsızlığın kaynağı bölgesel güçler çıkar pazarlıkları ve çatışmalarıyla enerji ve zaman kaybederken yeni sistemin öncüleri yeni Suriye ve Ortadoğu’nun temellerini sağlamlaştırıyor.