Meksika’da G-20 toplantısında krize karşı nasıl bir çözüm bulacaklarını oturup konuştular. Başkanlar, Başbakanlar, ekonomi uzmanları Yunanistan’ı, İspanya ve İtalya’yı, Portekiz’i nasıl kurtaracaklarını tartıştı. Daha doğrusu bankaları, yatırımlarını nasıl kurtaracaklardı? Bende bu kriz döneminde sokağın dünya deneyimlerini hatırlatmak istedim. Krize karşı el klavuzu...
Barikatçı hareketi (Piqueteros)
Arjantin’de Menem döneminde IMF, Dünya bankası ve dünya finans çevrelerinin alkışları arasında hızla elden çıkartılan kamu işletmelerinin yarattığı bu kitlesel işsizlik sadece bu işletmelerde çalışanları değil, aynı zamanda işçilere hizmet sağlayarak yaşamını sürdüren küçük esnafı da iflas ettirerek işsizler kervanına dahil ettirdi. Ayrıca büyük kamu işletmelerinin özelleştirme yoluyla talanı, bu işletmelere üretim yapan orta ve küçük sanayiyi de üretimden yoksun bıraktı, yıktı. Bu ve ardından gelen finansal kriz kentin sinemalarından, okullarına hatta kiliselerine kadar, neredeyse her şeyin iflas etmesine, kapanmasına neden oldu. Ülkede 200.000 küçük ve orta ölçekli işletme iflas ederek sahipleri tarafından kendi haline bırakıldı. Bu işletmelerden 1800 tanesi çalışanları tarafından iflas halinde faaliyeti sürdürülmeye çalışıldı.
İlk başta özelleştirmeler ile eldeki değerlerin satılarak piyasaya arz edilmesiyle şişen ekonomi hala çalışabilmeyi başaran kesimin görünürdeki reel gelirini bir süre için yükseltti. Başta bankaların, finans sektörünün hemen ardından fabrikalardan petrole, limanlardan yollara kadar tüm alanların ulus ötesi tekellere yok pahasına devredilerek elde edilen gelirin beslemesiyle düşen, hatta ortadan kalkan enflasyon, Arjantin para biriminin dolara stabilize edilerek bütünüyle dünya ekonomisine (!), daha doğrusu IMF ve ulus-ötesi tekellere bırakıldığında, reel ücret daha öncekilerle karşılaştırıldığında yüksek görünüyordu. Ancak aynı zamanda kamu hizmetlerinin de özelleştirilmesi ve telefonun, elektriğin, ulaşımın ve suyun dağıtımının satışı, harcamaların yüzde 7 ila 10 oranında artmasına neden oluyor ve gelirin gerçekte öncekinden çok daha büyük bir oranını alıp götürüyordu.
Ayrıca daha önce devletin temel olarak üstlendiği “güvenlik” harcamaları da artık doğrudan kişiler tarafından karşılanıyordu ve bu bütün gelirin yüzde 30’una varıyordu. Özellikle eğitim ve sağlığın piyasalaştırılarak, kamusal bir hizmet durumundan çıkartılıp, bütünsel olarak metalaştırılması, harcamaların, yükselen! ücretlerin boyunu kat kat aşmasına neden oldu.
Öte yandan bu şişme kazançtan pay alan elitlere, hizmet etmek üzere yeni alanlar da ortaya çıktı. Bu elitlere “ayrıcalıklı hizmet’ sunan boy boy “özel okullar” ve “özel klinikler” doğdu. Bu dönüşüm sadece elitlerle de sınırlı kalmadı. Neo-liberal demokrasinin özenme özgürlüğü, orta sınıfın şartlarını zorlayarak, çocuklarını gönderdikleri özel okullardan, kadınların onsuz olmaz güzellik merkezleri, estetik için spor salonları ihtiyaçları doğurdu. Yeni zorunluluklar, tüketim biçimleri ve alışkanlıkları yarattı. İşin ilginci bu neo-liberal demokrasi barriolarda (gecekondu mahallelerinde) yayılan, mesela bir kuaförün güzellik merkezine dönüşmesi gibi bir mutenalaşma ile birlikte yürüyordu. Bu özellikle, üst sınıfa sıçrayabilme hayallerine ve şişme ekonominin ihvanına uyan orta sınıflar için yaygın bir kültürel durum ortaya çıkardı. Bu durum daha önceleri yeni bir adım atarken tereddütler geçiren ve hatta yaşamlarının bütününde kaçırdıkları bu fırsatları anarak yaşayan orta sınıfın, büyük bir kumarhaneye hiç çekinmeksizin dahil olmasıyla sonuçlandı: çok karlı olduklarını düşündükleri yatırımlara dalmak, onlarca yıl sürecek borçlanmalar altına girmek ve her an işsiz kalabilecekleri bir ortamda bile tüketerek kendisini var etmek. Bu nedenle neo-liberalizmin, sadece ekonomik değil, hatta daha da fazla olarak kültürel hegemonyası üzerine konuşulması gerekmektedir.
Özelleştirilen fabrikaların işçilerine fabrikanın karlılığının artması için işten atılmalarını haklı olduğuna inandırmak, ulus ötesi tekelin suyu daha iyi dağıtabileceği kanaatini yerleştirmek ve herkesi önce duble yollara, otobanları zorunlu ihtiyaç olarak dayatıp, sonra buraların satılması gerektiğine mutabık kılınması söz konusudur. Neo-liberalizmin esas başarısı da budur.
İşte bu köklü farklılık ile ortaya çıkan durum piqueteros–barikatçılar hareketini doğurdu. İşsiz işçiler şalteri indirerek üretimden gelen güçlerini kullanarak grev yapabilme şanslarına sahip değillerdi. Yukarda anlattığımız gibi tek tek, gruplar halinde hatta kitlesel olarak işsiz kaldıklarında yaşamlarını sürdürebilmek için yöntemler geliştirdiler. Ana yollara piqete- barikat kurarak yolları kestiler. Kente gelen hammaddeyi, kentten çıkan mamul maddeyi dolayısıyla üretimi durdurdular...
Devamı haftaya; Zenginlerin dediği gibi ‘krizi fırsata çevir’; Düzeni yık...