Kürtler, kendini eski çağların Tiranlar Sultanı sanan deliye direniyor. Etrafa göz atıp, vicdanlara asılı kalsın! Yanına da, “hewar” sesi salarak…
“Tarih boyunca hür yaşamış, hür yaşarım” palavrası duvarda asılı dursun. Üstüne “hiç bir delinin (çılgın) hürriyetinin dizginini kısmasına izin vermemiş, kölecinin kamçı şakırtısına boyun eğmemiş, ırkın efradı olarak” yalanını ekleyerek pekiştirin. Ancak siz siz olun, “hewar” sesine cevap beklemeyin.
Cevabi ses çıkmaz, bu topraklarda. Çünkü, ses vicdandır. Vicdan da, yüz yıllar önce, kulluk örsü altında ezilerek, yeşermemek üzere öldürüldü, bu topraklarda.
Kendine de faydası olmayan, “kulluk” ruhu, köleliktir. Köle ise maldır. Malın kendisine ait hiç bir şeyi yoktur. Kişiliği, ailesi, özel bir korunağı bile…
Britanya’da, mülkiyet hakkı, 1215 yılında elde edildi. Bu topraklarda 1884’de imzalanan Seneddi İttifak ile…
Özgürlüğün ise tadı bile bilinmedi. Kürtler ve Ermenilerden başka özgürlüğü dert edinen kimse de çıkmadı, bu topraklarda. Her gelene kulluk (kölelik) yaşama biçimi, gelen ağam, giden paşamdı. Darbecilerin alkışlarla karşılanması, deli zorbaların tutkuyla sevilmesi bundandır.
İkinci dünya savaşında, denizden çıkan işgalciyi çiçeklerle, gelip, gemiden inenleri davul gümbürtüsü, zurna peşreviyle karşılanmaları da kulluk alışkanlığındandı.
İstilacılara, bir tek Kürtler direndiler. Elde sopa, kürek sapı, silah olarak tırpan, nacak, Rusları Erzurum önlerinde, Van Gölü kıyıları, Pasin ovasında karşıladılar. Kürt aşiretleri Antep, Urfa çöllerinde Fransız’a karşı mevzilendi.
Yüz yılların bastırılmış, hiç gün yüzü görmemiş, özgürlük nedir tatmamış bir ruh hali söz konusuydu. Vicdanlar aşınmış, dumura uğramış, kölelik (kul) içselleştirilmişti. Kim gelmiş, kim gitmiş kimsenin umrunda değildi, bu ruh halinin.
Kullar, 1950’ye kadar yarı askeri rejim reaya olarak boyun kırdı. Bir ara seçim ve bir mevsimlik de güneşli günler gördüler. Sonra darbeler dönemecinde, on yıllar süren onbaşı, çavuşlar rejiminin buyurganlığında, izin dahilinde bir hayat…
Buyrukla uyanıp, akşam buyruk uyudular. Askeri rejimin işkence izleri, kimileri için yaşama kanıtı…
Günümüzün kişilikleri, bastırılmış dünün örneklerdir. Utanç verici ama, bir şeyler beklenen Burjuvazinin başı öne eğik, bacaklarının arasında.
Çünkü, bir Sabancı çıkıp Kürtlere yapılan zulme itiraz edince, kardeşinin kanlı ölüsünü attılar önüne. Cem Boyner, “bir devlet kendi dağlarını bombalamaz” dediği için zor bela kurtardı, canını.
Dün, Sendika olarak DİSK vardı. Onu darağacının gölgelerinde dolaştırarak afyonladılar. Daha yeni yeni kendine geliyor. Bir avuç aydının saflarında ses veriyor.
O nedenle, en alttan gelen biri, günümüzün mutlak efendisi, “korkunun Saraylısı”dır. Yolsuzluktan aranan oğlunu yanına alıp sokağa çıkınca, polise yakala emri veren savcı yerinden uçuyor, başkasının arazisine kurduğu saraya laf söyleyen mahkemne hizaya giriyor, polis bir coğrafya boyunca emir ve görüşlerinin özel muhafızı oluyor, bu arada, ülke talana açılmış gaimet topraklarına dönüyordu.
Toprağına, taşına, ağacı, ormanı, parkına sahip çıkanlar, Senyörün (köle efendisi) taşan öfkesine çarpıyor, öfkenin görüntüsü olan polis destancı olarak kutsanıyor, bu halleri yazan tekmil gazeteciler, seslendiren televizyoncular işten atılıyor, ülke bir “sivilin” emir ile komutası altına nefeslenen tımarhaneye dönüşüyordu.
Kırılma seferleri, yangın ve işkencelere rağmen teslim olmayan, direnmeye devam Kürtler yeniden bir delinin gazabına uğruyor, yerden ve havadan bomba yağmuruna tutuluyorlardı.
Çünkü, danışmanları, kendini kulların Saraylı efendisi sanan adama, “sana bağlı ırkçı kullar Kürt kanı görmek istiyor” demişlerdi. Ne kadar çok Kürt öldürülürse, “vahşi kullar” o kadar sevinecek ve mutluluk naraları ata ata sandığa gidecek oylarını başından dökeceklerdi.
Kendisini çağın on efendisi sanan o birileri, bunun üzerine, “bu topraklar kanla yoğrulmuştur; Kürtlerin son ferdine kadar, kanla yoğrulmaya devam edecektir” haykırışıyla uçaklara hücum emri vermişti.
Oysa, Faşist kafa almıyor, ama bugüne kadar, hiç bir halk, kırılarak tüketilememişti. İttihatçı Türkler Ermenileri, Hitler de Yahudileri bitirememişti. Fakat, gelin de yeni yetme Faşiste anlatın!..
Zulüm onun şenliğiydi. Dağları yakıyor, şehirlerin insanları, gece, ölüm tehditiyle evlerine hapsediliyor, alçaktan giden uçakların ıslıktan keskin gümlemesi, helikopterlerin uzayan gürültüsü, top atışları, tak tak vuruşlar, makinalı tüfek tarakasıyla uzayan geceden sonra, sabahın aydınlığında yerde yatan cesetler toplanıyordu.
Mafya tetikçileri gibi yüksek damlara mevzilenmiş, yüzü, gözü maskeli, karanlığı delip görünür kılan dürbünlü nişancılar, evlerin eşiğine adım adan, balkona çıkanı deviriyordu.
Silopi’de iki yaşındaki bebeği vurdular, maskeli katiller. Cizre’de, annesinin yedi yaşındaki “delalisi” Baran’ı…
Türk medyası, vahşi ruhlara mutluluk serpmek için, Baran’ı da “silahlarıyla birlikte ölü olarak ele geçirilmiş terörist” gösteriyordu.
Vicdanların tepkisi mi? O kuldu. Kürtler, bir avuç aydın ve bir kaç insani kurumla, bölgede, vicdanın tek yalnız savaşçılarıydı.